Rengin Sokak Sakinleri
H
Taze kalem
Herkes ve Hiç Kimse İçin
H
giyotine
Feraset ve Basiret
H
giyotine
H
Unknown
Hayata Dair
Hayata Dair
Öyle dalgındım ki yürüye yürüye buraya kadar geldiğimi neden sonra fark ettim. Tabeladaki “Rengin Sokak” yazısını görmesem hâlâ tanıyamazdım. Ne çok değişmiş buralar. Kaç yıl olmuş gelmeyeli. Buruk bir tebessüm yayılıyor yüzüme, sokaktan çocuk cıvıltıları geliyor. 12 yaşındaki ben geçiyor önümden bisikletiyle. Caddeye öyle bir dalıyor ki araba son anda fren yapabiliyor. Arkasından söylenenlere kulak asmadan tekrardan basıyor pedallara. Gene kiminle yarış halinde Allah bilir. Bir yere çarpacak yine diye ödüm kopuyor.
Ümran abla yine dantel örüyor kapının önünde. Bir yandan da Fatoş Abla’yla sohbet ediyorlar. Çocukluğumun en güzel kızı. Abimle göz göze geliyor Fatoş abla. Tam gülecek, el sallayacak oluyor kapıdan annem çıkıveriyor, bir hışım içeri giriyor Fatoş Abla. Abim son anda farkediyor. Herkesin sokakta olduğu zamanlar. Sokakta güldüğü, sokakta ağladığı güzel zamanlar. Dilek, kardeşine bakıyor yine. Annesi çalışmaya gitmiş belli ki. Mahallenin küçük annesi. Tebessüm edip devam ediyorum yoluma. Boylu boyunca yürüyorum sokağı. Sola dönüp koca camiye bakıyorum. Ellerinde cüzleri çocuklar çıkıyor bahçeden. “Yavaş olun!” diye bağırıyor caminin hocası. Rıfat nefes nefese su içiyor caminin önündeki çeşmeden. Her tarafı sırılsıklam. Acı su diyorlar buraya. Oldum olası anlamıyorum; bu suyun diğer sulardan farkı ne ki? Aynısı işte. İki oğlan çocuğu su doldurmaya gidiyorlar bana çarptıklarını fark etmeden.
Geri dönüyorum çocukluğumun müstakil mutluluğuna. Ama şimdi yerinde göklere saplanmış bir beton yığını var. Ne bahçeyi neredeyse bütünüyle kaplayan asma var ne de tadına doyamadığım kayısı ağacı. Yerken kendimi durduramaz sonra da bütün gece karın ağrısından uyuyamazdım. Saklambaç oynarken uyuyakaldığım kovukların yerinde yeller esiyor şimdilerde.
Canan’ı arıyor gözlerim. Yine annesinden dayak yemiş ağlıyor bir köşede. Yanına gidip teselli edesim var ama biliyorum haşlayacak yine “git başımdan!” diyerek. Vazgeçiyorum ben de. Yakar top oynayan Naime ve kuzenlerinin yanına gidiyorum. Ne de gıcık oluyorum şunlara.
Sonra sokağın sonuna gelip karşı sokaktan tanıdık bir yüz arıyorum. Ama nafile her yer yabancı. Sanki burada geçmedi yıllarım. Asfaltına damlamadı hiç kanım. Boynu bükük geri dönüp şimdi orada olmayan büyük kırmızı kapıya bakıyorum. En yakın arkadaşım Aliye çıkacak ve ip atlayacağız. Üstüm başım perişan onu bekliyorum. Onun yerine balkondan bir ses yükseliyor içinde olduğum hâli bozarcasına; “hayırdır kızım birine mi bakmıştın?” başımı kaldırıp cevap veriyorum; “çocukluğuma bakmıştım teyze; burada mı?”
" Bir şeyi ne kadar istersen, ne kadar çok arzularsan o kadar yalnız kalırsın hayatta" Ah bee Ciritçi Abdullah. Bu sözden de anlamışsındır konuşma ümidiyle düşünceler arttıkça taştı, taştıkça taşıyamadım. Taşıyamadıkça büyük bir yük olarak kaldı üstümde. Yüküm azalır mı bilemem ama düşüncelerim hafifler belki. Konu olarak ne konuşacağız dersen her şeyi konuşacağız. Kalem sayesinde kağıda neyi aktarırsak artık. Konuşmaya çok sevdiğim bir şiirin giriş bölümünü söyleyerek başlamak isterim:
Şöyle bir söz vardı;
" Ben çiçeklerin samimiyetine inanıyorum. İster tenekeye ekin, ister en pahalı saksılara; emeğiniz kadar güzelleşiyorlar." Biz de sevgimizi yanı başımızdaki toprağa değil de dağdaki taşlara ekmeye kalktık. Mutluluğu hep bir dağın arkasına bakarak orada zannettik. İşte en büyük en yanılgımız buydu."
Karakoç diyor ki," Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun..."
Gerçekten bir şeyleri gerçekleştirmek adına zaman kısa. Aslında zaman hep aynı, hep aynı seyir ve düzen içinde devam ediyor ama onu uzun ya da kısa olarak anlamamızın sebebi yaptıklarımızın zamanla uyuşmazlığı. An ile birlikte olamayışı. Belki de hep bu yüzden "Anı yaşa, geçmişi ya da geleceği düşünmeyi bırak!" diyoruz ya. Hakikaten insanoğlu ne anı yaşamayı ne davranışlarını düzenlemeyi biliyor ne de gerçek manasıyla insan olmayı becerebiliyor.
Hep bir yarımlık, yarım kalmışlık hissi var her şeyde. Bunun sebebine gelecek olursak insanın ikili bir yapıya sahip olması geliyor. İkili yapı ise insan ya duygularıyla var olur ya da düşünceleriyle var olur. Ya da her ikisinin de olup ya da olmadığı yapıya da sahip olabilir ama genelde bir şeye sahip olur. Ve genellikle düşünceler duygular bir arada var olamaz. Hep bir anlaşmazlık baş gösterir. Ya DUYGU yada DÜŞÜNCELERLE hareket edilir. Ben ise mütemadiyen aklımla yani düşüncelerle hareket ederim. Kendi kanaatimce duygular yanıltabilir. Tabii hep insanın düşüncelerle var olması akıl almaz bir şeydir. Ruhsuz, duygusuz, hissiz bir canlı olur. Bu yüzden hisler çok güzel ve en güzel his de "SEVGİDİR." Sevgi nasıl bir şey bilir misiniz? Yazın yatakta serinlemek için yastığın ve yatağın soğuk yanını bulduğundaki serinliktir. Ya da tam tersi kışın ısınmak için yorganın altına girip nefesinle kendini ısındırma çabalarındır. Veyahutta bir NEŞET ERTAŞ türküsü ile nefes bulmaktır. NEŞET ERTAŞ türküsü ile sonsuz düşünce alemine dalmaktır. Demem o ki duygular, hisler de bir o kadar güzeldir. Hissetmeyi bilene!
Eee şimdi Neşet Ertaş demişiz biraz da Neşet Ertaş konuşmayalım mı? Ah bee Neşet Ertaş denilince tüylerim diken diken, içimde bir yumuşama, fikirlerimde ve dilimde bir Gönül Dağı türküsü tüter. Bunları hissetmek, düşünmek hatta yazıya geçirmek ne güzel. Tabii ki en güzeli Neşet Ertaş'ın biz de bu fikirleri hissiyatları uyandırması. Ne demiş Nurullah Genç: " Güzel izler bırakın ki yerin altına girdiğinizde yerin üstündekiler sizi hatırlasın." Neşet Ertaş da bu sözün ruh bulmuş hali gibi. Neşet Ertaş en başta güzel bir insan, güzel bir ses ve güzel bir kalbe sahip. En başta kendisi olmak üzere bütün verdiği eserleri ve başka sanatçılardan seslendirdiği müzikleri çok beğenirim. Neşet Ertaş'a dair kısa anektoduma bir sözle yani bir türküsüyle son vereyim: " Dost elinden gel olmazsa varılmaz/ Rızasız bahçenin gülü derilmez/ Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez/ Gönülden gönüle gider..."
İnsan olarak bir şey gerçekleştirmek istiyorsak bunun en baş yolu başlamaktadır. Ne demişler: "Başlamak bitirmenin yarısıdır." Ondan dolayı ne düşünüyorsanız ne gerçekleştirmek istiyorsanız onun için çalışın, azmedin, başlayın ve en önemlisi anı yaşayın, anı kaçırmayın. Benim de gerçekleştirmek istediğim çok şey var ve bunlar için çalışıyorum, azmediyorum ve BAŞARACAĞIM. Herkesin istediği şeyleri en güzel ve en hayırlı şekilde gerçekleştirmesi dileğiyle...
Hoşkalın. Hoşça kalın. Sağlıcakla kalın...![]() |
| Zaman baş döndürücü bir hızla geçiyor |
Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü "herkes için ve hiç kimse için bir kitap" olarak tanımlıyor Fredich Nietzsche. Ben bu tanımı sanat için daha uygun buluyorum. Bence sanat ne toplum için ne de sanat için. Sanat herkes ve hiç kimse için. Bazen herkesin ulaşabileceği kadar sıradan ve kolay. Çoğu zaman hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar derin ve ulvi. Ortası yok. Belki anlam bakımından olabilir. Yani bir kitap ya da bir sanat eseri anlaşılır olmak için yazılabilir ya da tam tersi anlamak için belirli bir ihtisas düzeyi gerektiren bir zorlukta da yazılabilir. İşte bu bakımdan ortası olabilir. Biraz daha açacak olursak; Yazılan şey hem anlaşılmak hem anlaşılmamak amacı taşıyabilir. Bunun yanında; anlayanı şüpheye düşürme, anlayamayanın zaten anlamaması gerektiğini vurgulama veya anladığı kadarı ile yetinmeyip fazlası için emek sarf etmeye teşvik etme gibi temel karakteristik işlevleri olabilir. Bence İsmet Özel'i bazı çevrelerin anlamsız bulması, anlayamaması bu orta yolu göstermesi bakımından güzel bir örnek. "Şair/Yazar bunu dedi," "bunu demek istemiş olabilir," "anlamadım, burada ne dedi" gibi sorular bu üç durum için sorulabilir. Bir yazı, sanat eseri bu örnekleri çoğaltılabilecek bu tür soruları sorduruyor ise amacına ulaşmıştır. Dikkat ederseniz buradaki üç durum kesin çizgilerle kayıtlamadım. Çünkü sanata yapılan her müspet veya menfi yorum bu üç temel yargı ile sınırlandırılamaz. Aksi takdirde sanatın yorumlanmasından söz edilemez.
Hülasa edecek olursak; sanat, hitap kitlesi bakımından herkes ve hiç kimse içindir. Sanatın toplum için olması "herkes"i ifade etse de sanatın sanat için olması "hiç kimse"yi tam olarak karşılamaz. Çünkü sanat için yapılan sanat; seçkin, entelektüel bir zümreye hitap edebilir. Bu bakımdan sanat, hem sanat için hem de toplum içindir demek yanlış olmaz ama eksik kalır.
Hedef kitlenin anlaması bakımından ise bir eser hem anlaşılmak hem anlaşılmamak ve yahut her ikisi için de yazılabilir. En uygun ve edebi bakımdan güçlü olanı her ikisi için de yazılandır.
Edebiyatçılar tarafından yapılmış, gruplaşmalara ve farklı edebi anlayışlara zemin olmuş bu tartışmaya kendi bakış açımla yaklaşmaya çalıştım. Konu ile ilgili düşünceleriniz ve eleştirileriniz benim için son derece önemli. Okuduğunuz için şimdiden teşekkür ederim.
Yazan: İbrahim Kavas
Sen yanılgılar eşiğinde debelenen insan seslerinin aksettiği bir aynasın. Aynaya çarpanlar arasında gerçek dalgaların bulunması gerçekle karışık yalan söylendiğini vehmini uyandırmasın. Saf ve düzenbaz çehresiyle insanlar aldatmanın kucağına düşmüş gibidirler. Külhanbeyinin tükürüğü ile yerde kasılıp gevşeyen kurtçuklar gibi. Kelimeler hiç yerli yerinde değil. Saçların düzenliliğine rağmen yüzlerin o çok bilmiş, kabaca, sırıtkan, konuşmakla yorulmuş çenenin politik gözeneklerden oluyormuş izlenimi veren hücrelerinin uyum ve ahengi alaya almak için sarfetmeleri gereken çabanın ne kadar az olduğu besbelli. Son cümleyi anlaşılmasın diye kurduğumu söylemeseydim seni ciddi bir şey söylediğim yanılgısına düşürebilirdi. Şimdi söylemiş olduğumdan emin değilim. Söylemeden söylemekte diyebilirsin. Ne saçmalıyor bu dediğini duyar gibiyim. Öyleyse sana biraz Makyavel'den bahsedip Büyük Frederikten bahsetmeyeceğim. Zihnin uyanık olması kavrama yeteneğinin kuvvetli olması anlamına gelen feraset kelimesini duymuşsudur. Hepinizin duyup çok azımızın sahip olduğu kabiliyet. Çünkü diyor Makyavel "herkese görmek fırsatı verilmiştir, oysa pek azına feraset bahşedilmiştir." Ve herkesin görüp çok azının hissedebildiğini söyler. Benzer bir sözü Baltasar Gracian'ın Akıllı Yaşama Sanatı eserinde görebilirsin. Çok az insan özü gördüğünü, birçoğunun sadece dış görünüşe baktığını söyler. Basiret ile feraset arasında güçlü bir alaka olduğunu bilmelisin yine Makyavel insanların, basiretsizliklerinden görünüşteki iyiliğin altında yatan gizli zehrin farkına varamadığını zehri ancak vücuttaki hummalı bir ateşten sonra yani iş işten geçtikten sonra farkedebildiklerini söyler. Ve basiretli olabilmenin yolunun büyük adamların yolunu takip etmekle mümkün olabileceğini ekler. Buradaki sır büyük; adamları, büyük adam yapanın onlarda cem olan basiret, feraset ve fazilet gibi yüksek kuvvetlerin güçlü ve birarada olmasıdır. Bu karmaşada büyük adamı bulmanın ne kadar zor olduğunu da bilmen gerekir. Bu da yine senin basiret ve ferasetinin çokluğuna bağlıdır. Gördüğün gibi herşey bu iki kelimede saklı; basiret ve feraset.
Evet bahsedeceklerim bitti ama şunu unutma bu vesileyle sana üç tane de kitap tavsiye etmiş oldum. Dur sen yorulma;
1-Machiavelli — Hükümdar
2-Büyük Frederik — Antimakyavel
3-Baltasar Gracian — Akıllı Düşünme Sanatı
Yazan: Ömertalha
İnsanlar
ah o insanlar ne çok şey biliyorlar öyle
Bana sende beyin yok diyen de var
çok zekisin diyen de var
çabalamadığımı sananlar da...
Araftayım
mesela kimliğini evde unutmuş ardından da hafızanı kaybetmişsin gibi
"kimim ben" "hangisiyim ben"
Aslında haklılar yok bende beyin filan.
Hep paslanmış bana yenisi gerek
Örnekler vereceğim ardı sıra oradan oraya atlayıp bitireceğim yazımı bir anda
öyleyimdir ben
dengesiz
İnsanlar bir anda bir noktaya dalar. Dalıyorsa vardır bir düşündüğü
hatta "ne düşünüyorsun" deriz.
Peki ben? Ben daldığımda?
Hiçbir şey düşünmüyorum boş boş bakıyorum aynı noktaya
- "ne düşünüyorsun" derler
- "hiç"derim
inanır mısın hiç afallamıyorlar.
Alışkanlıklar bazen zor şey oluyor.
Alışılmış şeydir insanın düşünse de düşünmese de "hiç" demesi
Dedim ya öyle bir soru varsa o soruyu tetikleyen bir eylem gerekir.
Peki benim için?
Ben ne düşünüyorum?
Düşünüyorum da haberim mi yok?
Kendimi aptal gibi hissediyorum. Kandırılmış, kaybolmuş, aciz bir aptal.
Yüreğim ağırlaşır sıcak basar enseme
"Neden?" düşer dilime.
Nefesim daralır kulağım sağırlaşır dünyaya
Bir şarkı duyuyorum yeterince sağır olmadığımı anlıyorum.
"duy beni duy ne olur dön bana dön ne olur aşk dediğin elbet bir yol bulur"
Eşlik ediyorum ellerimle
yan masadan bakan abi "ne yaşıyor bu kız" bakışları atıyor.
Bitişiğimde bir genç gülümsüyor "ayağınla ses yapma"
Herkes gömmüş başını Deve kuşu misali
Amaçları belli hayatın keskin kamçılarından kaçmak.
Hepsi aynı hedefe mahkum "iyi bir meslek sahibi olmak"
Oysa ben mutlu olmak istiyorum. Bu durum beni sıkıyor boğazımı düğümlüyor.
Sahi mutluluk neydi? (bu bir sorudur)
"Hem günahsız hem günahkarsın hayat gibi"
Bu oyunu sevdiniz mi?
Ben sevemedim. Sevmediğinden uzaklaşmak gerekmez mi ama nereye?
Hem hayatın olmadığı bir yer var mıdır??
Öyle dalgındım ki yürüye yürüye buraya kadar geldiğimi neden sonra fark ettim. Tabeladaki “Rengin Sokak” yazısını görmesem hâlâ tanıyamazdım. Ne çok değişmiş buralar. Kaç yıl olmuş gelmeyeli. Buruk bir tebessüm yayılıyor yüzüme, sokaktan çocuk cıvıltıları geliyor. 12 yaşındaki ben geçiyor önümden bisikletiyle. Caddeye öyle bir dalıyor ki araba son anda fren yapabiliyor. Arkasından söylenenlere kulak asmadan tekrardan basıyor pedallara. Gene kiminle yarış halinde Allah bilir. Bir yere çarpacak yine diye ödüm kopuyor.
Ümran abla yine dantel örüyor kapının önünde. Bir yandan da Fatoş Abla’yla sohbet ediyorlar. Çocukluğumun en güzel kızı. Abimle göz göze geliyor Fatoş abla. Tam gülecek, el sallayacak oluyor kapıdan annem çıkıveriyor, bir hışım içeri giriyor Fatoş Abla. Abim son anda farkediyor. Herkesin sokakta olduğu zamanlar. Sokakta güldüğü, sokakta ağladığı güzel zamanlar. Dilek, kardeşine bakıyor yine. Annesi çalışmaya gitmiş belli ki. Mahallenin küçük annesi. Tebessüm edip devam ediyorum yoluma. Boylu boyunca yürüyorum sokağı. Sola dönüp koca camiye bakıyorum. Ellerinde cüzleri çocuklar çıkıyor bahçeden. “Yavaş olun!” diye bağırıyor caminin hocası. Rıfat nefes nefese su içiyor caminin önündeki çeşmeden. Her tarafı sırılsıklam. Acı su diyorlar buraya. Oldum olası anlamıyorum; bu suyun diğer sulardan farkı ne ki? Aynısı işte. İki oğlan çocuğu su doldurmaya gidiyorlar bana çarptıklarını fark etmeden.
Geri dönüyorum çocukluğumun müstakil mutluluğuna. Ama şimdi yerinde göklere saplanmış bir beton yığını var. Ne bahçeyi neredeyse bütünüyle kaplayan asma var ne de tadına doyamadığım kayısı ağacı. Yerken kendimi durduramaz sonra da bütün gece karın ağrısından uyuyamazdım. Saklambaç oynarken uyuyakaldığım kovukların yerinde yeller esiyor şimdilerde.
Canan’ı arıyor gözlerim. Yine annesinden dayak yemiş ağlıyor bir köşede. Yanına gidip teselli edesim var ama biliyorum haşlayacak yine “git başımdan!” diyerek. Vazgeçiyorum ben de. Yakar top oynayan Naime ve kuzenlerinin yanına gidiyorum. Ne de gıcık oluyorum şunlara.
Sonra sokağın sonuna gelip karşı sokaktan tanıdık bir yüz arıyorum. Ama nafile her yer yabancı. Sanki burada geçmedi yıllarım. Asfaltına damlamadı hiç kanım. Boynu bükük geri dönüp şimdi orada olmayan büyük kırmızı kapıya bakıyorum. En yakın arkadaşım Aliye çıkacak ve ip atlayacağız. Üstüm başım perişan onu bekliyorum. Onun yerine balkondan bir ses yükseliyor içinde olduğum hâli bozarcasına; “hayırdır kızım birine mi bakmıştın?” başımı kaldırıp cevap veriyorum; “çocukluğuma bakmıştım teyze; burada mı?”
" Bir şeyi ne kadar istersen, ne kadar çok arzularsan o kadar yalnız kalırsın hayatta" Ah bee Ciritçi Abdullah. Bu sözden de anlamışsındır konuşma ümidiyle düşünceler arttıkça taştı, taştıkça taşıyamadım. Taşıyamadıkça büyük bir yük olarak kaldı üstümde. Yüküm azalır mı bilemem ama düşüncelerim hafifler belki. Konu olarak ne konuşacağız dersen her şeyi konuşacağız. Kalem sayesinde kağıda neyi aktarırsak artık. Konuşmaya çok sevdiğim bir şiirin giriş bölümünü söyleyerek başlamak isterim:
Şöyle bir söz vardı;
" Ben çiçeklerin samimiyetine inanıyorum. İster tenekeye ekin, ister en pahalı saksılara; emeğiniz kadar güzelleşiyorlar." Biz de sevgimizi yanı başımızdaki toprağa değil de dağdaki taşlara ekmeye kalktık. Mutluluğu hep bir dağın arkasına bakarak orada zannettik. İşte en büyük en yanılgımız buydu."
Karakoç diyor ki," Zaman kısa, ben yorgunum, yol uzun..."
Gerçekten bir şeyleri gerçekleştirmek adına zaman kısa. Aslında zaman hep aynı, hep aynı seyir ve düzen içinde devam ediyor ama onu uzun ya da kısa olarak anlamamızın sebebi yaptıklarımızın zamanla uyuşmazlığı. An ile birlikte olamayışı. Belki de hep bu yüzden "Anı yaşa, geçmişi ya da geleceği düşünmeyi bırak!" diyoruz ya. Hakikaten insanoğlu ne anı yaşamayı ne davranışlarını düzenlemeyi biliyor ne de gerçek manasıyla insan olmayı becerebiliyor.
Hep bir yarımlık, yarım kalmışlık hissi var her şeyde. Bunun sebebine gelecek olursak insanın ikili bir yapıya sahip olması geliyor. İkili yapı ise insan ya duygularıyla var olur ya da düşünceleriyle var olur. Ya da her ikisinin de olup ya da olmadığı yapıya da sahip olabilir ama genelde bir şeye sahip olur. Ve genellikle düşünceler duygular bir arada var olamaz. Hep bir anlaşmazlık baş gösterir. Ya DUYGU yada DÜŞÜNCELERLE hareket edilir. Ben ise mütemadiyen aklımla yani düşüncelerle hareket ederim. Kendi kanaatimce duygular yanıltabilir. Tabii hep insanın düşüncelerle var olması akıl almaz bir şeydir. Ruhsuz, duygusuz, hissiz bir canlı olur. Bu yüzden hisler çok güzel ve en güzel his de "SEVGİDİR." Sevgi nasıl bir şey bilir misiniz? Yazın yatakta serinlemek için yastığın ve yatağın soğuk yanını bulduğundaki serinliktir. Ya da tam tersi kışın ısınmak için yorganın altına girip nefesinle kendini ısındırma çabalarındır. Veyahutta bir NEŞET ERTAŞ türküsü ile nefes bulmaktır. NEŞET ERTAŞ türküsü ile sonsuz düşünce alemine dalmaktır. Demem o ki duygular, hisler de bir o kadar güzeldir. Hissetmeyi bilene!
Eee şimdi Neşet Ertaş demişiz biraz da Neşet Ertaş konuşmayalım mı? Ah bee Neşet Ertaş denilince tüylerim diken diken, içimde bir yumuşama, fikirlerimde ve dilimde bir Gönül Dağı türküsü tüter. Bunları hissetmek, düşünmek hatta yazıya geçirmek ne güzel. Tabii ki en güzeli Neşet Ertaş'ın biz de bu fikirleri hissiyatları uyandırması. Ne demiş Nurullah Genç: " Güzel izler bırakın ki yerin altına girdiğinizde yerin üstündekiler sizi hatırlasın." Neşet Ertaş da bu sözün ruh bulmuş hali gibi. Neşet Ertaş en başta güzel bir insan, güzel bir ses ve güzel bir kalbe sahip. En başta kendisi olmak üzere bütün verdiği eserleri ve başka sanatçılardan seslendirdiği müzikleri çok beğenirim. Neşet Ertaş'a dair kısa anektoduma bir sözle yani bir türküsüyle son vereyim: " Dost elinden gel olmazsa varılmaz/ Rızasız bahçenin gülü derilmez/ Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez/ Gönülden gönüle gider..."
İnsan olarak bir şey gerçekleştirmek istiyorsak bunun en baş yolu başlamaktadır. Ne demişler: "Başlamak bitirmenin yarısıdır." Ondan dolayı ne düşünüyorsanız ne gerçekleştirmek istiyorsanız onun için çalışın, azmedin, başlayın ve en önemlisi anı yaşayın, anı kaçırmayın. Benim de gerçekleştirmek istediğim çok şey var ve bunlar için çalışıyorum, azmediyorum ve BAŞARACAĞIM. Herkesin istediği şeyleri en güzel ve en hayırlı şekilde gerçekleştirmesi dileğiyle...
Hoşkalın. Hoşça kalın. Sağlıcakla kalın...![]() |
| Zaman baş döndürücü bir hızla geçiyor |
Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü "herkes için ve hiç kimse için bir kitap" olarak tanımlıyor Fredich Nietzsche. Ben bu tanımı sanat için daha uygun buluyorum. Bence sanat ne toplum için ne de sanat için. Sanat herkes ve hiç kimse için. Bazen herkesin ulaşabileceği kadar sıradan ve kolay. Çoğu zaman hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar derin ve ulvi. Ortası yok. Belki anlam bakımından olabilir. Yani bir kitap ya da bir sanat eseri anlaşılır olmak için yazılabilir ya da tam tersi anlamak için belirli bir ihtisas düzeyi gerektiren bir zorlukta da yazılabilir. İşte bu bakımdan ortası olabilir. Biraz daha açacak olursak; Yazılan şey hem anlaşılmak hem anlaşılmamak amacı taşıyabilir. Bunun yanında; anlayanı şüpheye düşürme, anlayamayanın zaten anlamaması gerektiğini vurgulama veya anladığı kadarı ile yetinmeyip fazlası için emek sarf etmeye teşvik etme gibi temel karakteristik işlevleri olabilir. Bence İsmet Özel'i bazı çevrelerin anlamsız bulması, anlayamaması bu orta yolu göstermesi bakımından güzel bir örnek. "Şair/Yazar bunu dedi," "bunu demek istemiş olabilir," "anlamadım, burada ne dedi" gibi sorular bu üç durum için sorulabilir. Bir yazı, sanat eseri bu örnekleri çoğaltılabilecek bu tür soruları sorduruyor ise amacına ulaşmıştır. Dikkat ederseniz buradaki üç durum kesin çizgilerle kayıtlamadım. Çünkü sanata yapılan her müspet veya menfi yorum bu üç temel yargı ile sınırlandırılamaz. Aksi takdirde sanatın yorumlanmasından söz edilemez.
Hülasa edecek olursak; sanat, hitap kitlesi bakımından herkes ve hiç kimse içindir. Sanatın toplum için olması "herkes"i ifade etse de sanatın sanat için olması "hiç kimse"yi tam olarak karşılamaz. Çünkü sanat için yapılan sanat; seçkin, entelektüel bir zümreye hitap edebilir. Bu bakımdan sanat, hem sanat için hem de toplum içindir demek yanlış olmaz ama eksik kalır.
Hedef kitlenin anlaması bakımından ise bir eser hem anlaşılmak hem anlaşılmamak ve yahut her ikisi için de yazılabilir. En uygun ve edebi bakımdan güçlü olanı her ikisi için de yazılandır.
Edebiyatçılar tarafından yapılmış, gruplaşmalara ve farklı edebi anlayışlara zemin olmuş bu tartışmaya kendi bakış açımla yaklaşmaya çalıştım. Konu ile ilgili düşünceleriniz ve eleştirileriniz benim için son derece önemli. Okuduğunuz için şimdiden teşekkür ederim.
Yazan: İbrahim Kavas
Sen yanılgılar eşiğinde debelenen insan seslerinin aksettiği bir aynasın. Aynaya çarpanlar arasında gerçek dalgaların bulunması gerçekle karışık yalan söylendiğini vehmini uyandırmasın. Saf ve düzenbaz çehresiyle insanlar aldatmanın kucağına düşmüş gibidirler. Külhanbeyinin tükürüğü ile yerde kasılıp gevşeyen kurtçuklar gibi. Kelimeler hiç yerli yerinde değil. Saçların düzenliliğine rağmen yüzlerin o çok bilmiş, kabaca, sırıtkan, konuşmakla yorulmuş çenenin politik gözeneklerden oluyormuş izlenimi veren hücrelerinin uyum ve ahengi alaya almak için sarfetmeleri gereken çabanın ne kadar az olduğu besbelli. Son cümleyi anlaşılmasın diye kurduğumu söylemeseydim seni ciddi bir şey söylediğim yanılgısına düşürebilirdi. Şimdi söylemiş olduğumdan emin değilim. Söylemeden söylemekte diyebilirsin. Ne saçmalıyor bu dediğini duyar gibiyim. Öyleyse sana biraz Makyavel'den bahsedip Büyük Frederikten bahsetmeyeceğim. Zihnin uyanık olması kavrama yeteneğinin kuvvetli olması anlamına gelen feraset kelimesini duymuşsudur. Hepinizin duyup çok azımızın sahip olduğu kabiliyet. Çünkü diyor Makyavel "herkese görmek fırsatı verilmiştir, oysa pek azına feraset bahşedilmiştir." Ve herkesin görüp çok azının hissedebildiğini söyler. Benzer bir sözü Baltasar Gracian'ın Akıllı Yaşama Sanatı eserinde görebilirsin. Çok az insan özü gördüğünü, birçoğunun sadece dış görünüşe baktığını söyler. Basiret ile feraset arasında güçlü bir alaka olduğunu bilmelisin yine Makyavel insanların, basiretsizliklerinden görünüşteki iyiliğin altında yatan gizli zehrin farkına varamadığını zehri ancak vücuttaki hummalı bir ateşten sonra yani iş işten geçtikten sonra farkedebildiklerini söyler. Ve basiretli olabilmenin yolunun büyük adamların yolunu takip etmekle mümkün olabileceğini ekler. Buradaki sır büyük; adamları, büyük adam yapanın onlarda cem olan basiret, feraset ve fazilet gibi yüksek kuvvetlerin güçlü ve birarada olmasıdır. Bu karmaşada büyük adamı bulmanın ne kadar zor olduğunu da bilmen gerekir. Bu da yine senin basiret ve ferasetinin çokluğuna bağlıdır. Gördüğün gibi herşey bu iki kelimede saklı; basiret ve feraset.
Evet bahsedeceklerim bitti ama şunu unutma bu vesileyle sana üç tane de kitap tavsiye etmiş oldum. Dur sen yorulma;
1-Machiavelli — Hükümdar
2-Büyük Frederik — Antimakyavel
3-Baltasar Gracian — Akıllı Düşünme Sanatı
Yazan: Ömertalha
İnsanlar
ah o insanlar ne çok şey biliyorlar öyle
Bana sende beyin yok diyen de var
çok zekisin diyen de var
çabalamadığımı sananlar da...
Araftayım
mesela kimliğini evde unutmuş ardından da hafızanı kaybetmişsin gibi
"kimim ben" "hangisiyim ben"
Aslında haklılar yok bende beyin filan.
Hep paslanmış bana yenisi gerek
Örnekler vereceğim ardı sıra oradan oraya atlayıp bitireceğim yazımı bir anda
öyleyimdir ben
dengesiz
İnsanlar bir anda bir noktaya dalar. Dalıyorsa vardır bir düşündüğü
hatta "ne düşünüyorsun" deriz.
Peki ben? Ben daldığımda?
Hiçbir şey düşünmüyorum boş boş bakıyorum aynı noktaya
- "ne düşünüyorsun" derler
- "hiç"derim
inanır mısın hiç afallamıyorlar.
Alışkanlıklar bazen zor şey oluyor.
Alışılmış şeydir insanın düşünse de düşünmese de "hiç" demesi
Dedim ya öyle bir soru varsa o soruyu tetikleyen bir eylem gerekir.
Peki benim için?
Ben ne düşünüyorum?
Düşünüyorum da haberim mi yok?
Kendimi aptal gibi hissediyorum. Kandırılmış, kaybolmuş, aciz bir aptal.
Yüreğim ağırlaşır sıcak basar enseme
"Neden?" düşer dilime.
Nefesim daralır kulağım sağırlaşır dünyaya
Bir şarkı duyuyorum yeterince sağır olmadığımı anlıyorum.
"duy beni duy ne olur dön bana dön ne olur aşk dediğin elbet bir yol bulur"
Eşlik ediyorum ellerimle
yan masadan bakan abi "ne yaşıyor bu kız" bakışları atıyor.
Bitişiğimde bir genç gülümsüyor "ayağınla ses yapma"
Herkes gömmüş başını Deve kuşu misali
Amaçları belli hayatın keskin kamçılarından kaçmak.
Hepsi aynı hedefe mahkum "iyi bir meslek sahibi olmak"
Oysa ben mutlu olmak istiyorum. Bu durum beni sıkıyor boğazımı düğümlüyor.
Sahi mutluluk neydi? (bu bir sorudur)
"Hem günahsız hem günahkarsın hayat gibi"
Bu oyunu sevdiniz mi?
Ben sevemedim. Sevmediğinden uzaklaşmak gerekmez mi ama nereye?
Hem hayatın olmadığı bir yer var mıdır??