Karşımda üç katlı bir bina, yıkık dökük. Boyası gitmiş,sıvası dökülmüş, pencereleri kırık. Karşımda üç katlı bir bina, etrafında kediler yavrularını emziriyor. Ama içinde yalnızlık kalabalıkla kol kola geziyor. Bir kadın susmuş gözlerinden akan yaşlar konuşuyor. Adam aldatmış karısını af diliyor kızarmayan yüzüyle, çocuklar perişan biri hapishane parmaklıkları ardında, diğerleri kendilerini kurtarma çabasında.
Bir beton yığını gibi gibi duruyor karşımda ama her bir tuğlası ağlıyor içeride yaşananlara. Her biri darmadağın olmuş hayatlar, her biri acı içinde insanlar.
Karşımda işte o bina yummuş gözlerini yaşlı kadın, evlatlarının acılarına. Herkes suspus olmuş, ölüm sessizliği almış her bir tarafı. Konuşsalar yıkılacakmış gibi bina...
Ah üç katlı bina, her bir duvarında keder, her bir basamağında acı var.
Konuş ey bina dök içini, anlat kahrını. Yıllardır durdun da ayakta kimse sormadı sana dayanabilecek misin diye, kaldırabilecek misin onca yükü söyle?
Konuş üç katın ağırlığını, konuş dökülen sıvalarından akan sızıyı, konuş kimsesizliğini. Konuş yerle bir et her şeyi. Konuş...
Okuduğunuz için teşekkür ederim, umarım beğenirsiniz. 🎈
Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Bir ev düşünün sıcacık sobası yanan. Üstünde yeni yıkanmış çamaşırların kokusunu , yeni kaynayan çayın fokurtusu. Günlerden pazar. Çocuklar yeni yıkanmış, sobanın etrafına kurulmuşlar. Baba oturmuş baba koltuğuna hikayeler anlatıyor çocuklarına. Aslında yoktur lügatta baba koltuğu ama o sıcacık yuvalarda babaya saygıdır ya hani hep oturduğu o köşeye kimse oturmaz. İşte ondandır adı baba koltuğu.
Evin güzeller güzeli annesi sıcacık gülümsemesiyle meyve soyuyor bir yandan da anlatılan hikayeye karışıyor. O küçücük odada kahkaha sesleri yankılanıyor, sobanın sıcaklığına sıcaklık katıyor. Meyveler yeniyor, sıcacık caylar içiliyor. Duvarda sobanın ateşinin yansıması aydınlatıyor odayı. Seriliyor yer yatakları iki kardeş koyun koyuna giriyor yatağın içine. Huzur var, mutluluk var o yatakta...
Ta ki evdeki o mutluluk annenin gidişiyle son bulana kadar. Belki istekli değildi gidişi kaderdi ama tüm evin gülüşünü söndürmüştü. Baba çocuklar için ayakta durmaya çalışıyordu ama gücü tükenmek üzereydi. O ana kuzusu çocuklar bir gecede büyümüştü. Artık çocuk değil birer yetişkin olmuşlardı. Bedenleri küçüktü belki ama ruhları olabildiğinden fazla olgunlaşmıştı.
Bir ev bir gecede nasıl mı değişir ?
Eğer o ev annenin yokluğu ile sınanırsa bir gecede değişir. O kahkaha sesleri yok olur, o soba ısıtmaz olur, o hikayeler hiçbir zaman mutlu sonla bitmez, soyulan o meyveler bal gibi olsada asla tat vermez damaklara, sobaya asılan çamaşırların kokusu rahatsız eder herkesi. Hiçbir zaman çay fokurdamaz artık sobanın üzerinde. Çünkü o evde artık bir anne yoktur.
Altı yıldır sağlık sektöründeyim. Yüzlerce hasta tanıdım. Bir çok hayat hikayesine, birçok mucizeye şahit oldum. Kimi zaman hastalarla üzülüp, kendi köşeme çekilip hıçkırarak ağladım. Kimi zamanlarda da hastaların mutluluğuna ortak oldum.
Çok zengin insanlar tanıdım, yüzü tanıdık, namı bilinen... Hastane koridorlarında sevdikleriyle savaş verirdiler ellerinden hicbisey gelmezdi o an anlardım zengin olması hiçbir şey ifade etmez, parası bile kurtaramazdiı. Bir servet dökerler ama sağlığına kavuşturamazlardı sevdiklerini.
Yine bir hastamiz vardı hasta değildi. Ama her gün hastaneye gelirdi. Bir insan hasta olmadığı halde her gün hastaneye gelir mi?
Gelirdi, çok zengindi. Evleri, yatları, arsaları, son model arabası vardı ama kimsesi yoktu yanlızdı. Evet yapayalnızdı ve sadece birazcık ilgi görmek için her gün gelirdi. Şikayetleri hiç bitmezdi.
Parası olmadığı için tedavi olamayan hastalarda vardı. Sırf maddi açıdan bakamayacaği için gebeliğini sonlandırmak isteyen çaresiz anne, bir tarafta çocuk sahibi olmak için tüp bebek merkezine bütün birikimini veren aileler vardı.
Biri varlık içinde annelik duygusunu tatmak isterken diğer tarafta bir anne çocuğuna iyi bir gelecek sunamayacağindan, çocuğundan vazgeçmeyi göze alıyordu.
Hayat birilerini bir şekilde imtihan ediyordu.
Ama en büyük imtihan da sanırım insanın sevdiklerini acil kapısında beklemesiydi.
Çaresizce...
Demem o ki sevdiklerinizin yaşarken kıymetini bilin. Önce sağlık isteyin çünkü herşey para değil. Sonra sevdiklerinizin kiymetini bilin. Bir gün sağlığınız da sevdikleriniz de sizi terk edecek. Hayatta paradan, maldan, mülk den daha değerli şeyler var .
Mesela yardımlaşmak gibi. Mesela birinin eksiğini tamamlamak gibi. Hiçbir şey yapamıyorsan yanında olduğunu hissettirmek gibi. Ve inanın sevmek, sevilmek, kıymet bilmek, değer vermek, bir insanı mutlu etmek, onun mutluluğuyla mutlu olmak bunlar hep bedava.
Hayallerimiz kırılıyor. Yine hayal kurar, telafi ederiz bir şekilde... İnsanın hayali olması güzel bişey... Ama hayallerimiz yavaşça bir yok oluşa sürükleniyor farkında mısınız? Gittikçe daha az hayal kurmaya başlıyoruz. Bunu "insan zamanla gerçekliğe daha çok yaklaşır." İfadesiyle açıklayamayız elbette. Hayallerimizden vazgeçmemizin sebepleri var.
Sebepler
Kurduğumuz ilk hayalin kırıklığına uğradığımız ilk andan sonra; yeni bir hayal kurmaya başlamadan önce; hayatımızın ilk kuşkusunu yanımıza almaya başlıyoruz. Bu kuşku tüm hayatımız boyunca gerçekleştirmek istediğimiz her hayalin önüne engel olmaya yetiyor. Hal böyle olunca yavaşça perdeler çekiyoruz hayallerle aramıza...
Evet hayatın gerçeklerini görmemiz gerekir. Ama hayallerin kurulamadığı bir hayatta gerçeklerin kaldıramaz tarafı vardır. İlk başta hayaller olmadan umut etmeyi başaramayız. Güzel bişeyler biriktirmeyi beceremeyiz. Ardımıza baktığımızda şöyle bir anım vardı diyemeyecek duruma geliriz. Hayal kurmadan gerçeğe dönüştüremeyiz hiç bişeyi...
Çözüm
Zamanın talihsizliği mi yoksa bizim becereksizliğimiz mi pek bilinmez ama her şeyden önce kuşku duyduğumuz tüm durumlara karşı iyice bir önlem almamız gerekiyor kanısındayım. Kuşkulardan uzak adımlarla ilermeyi başarırsak belki o zaman hayallerimize çeki düzen verebiliriz. Bunu başarmanın yolu sanırım çok istediğimiz şeylere sahip olmaktansa daha çok düşünce yapımızda mantıksızlığa yol açmayacak kararlarla yolumuza devam etmekten geçer.
Sonuç
Her ne yaparsak yapalım. Hayat öyle bir çizgidir ki hayallerimizi de zedeler yaşam tarzımızı da her şeye rağmen duruşumuzdan taviz vermeyecek kadar asil kalabilirsek ne mutlu bize...
Zaman baş döndürücü bir hızla geçiyor. Geçiyor geçmesine de bizden çok şeyi de alıp götürüyor. Peki biz zamanın neresindeyiz? Geçen zaman içinde kaç yaprak sararıp toprağa karıştı? Ölüm bizden ne kadar uzak ya da ne kadar yakın? Geriye dönüp baktığımızda sahi neyi başardık...
Ardımızda bıraktığımız ya da bizi geride bırakanlar ne kadar bizden razı...
Sorunlar burada baş göstermeye başlıyor. Kafamızı meşgul eden bir sürü konuyla boğuşmaya başlıyoruz. Zaman dediğimiz esrarengiz çizgi akıp gidirken boğuştuğumuz sorunlara feda ediyoruz zamanlarımızı... Ardından koca bir yorgunlukla kalakalıyoruz. Eh işte insan zaten mutsuzlukların yansıması değil mi? Belki de sadece mutsuzlukları yansıtabiliyordur. Ancak bunu başarabiliyordur.
Hayatlarımızı akıp geçen zaman içinde birer kabusa dönüştürürken acaba bir an durupta "ben ne yapıyorum diyebiliyor muyuz?" Hep bir düş soğukluğuyla yankılanırken bedenimiz içimizde birer burukluk yatıyor. Ne biz mutluyuz, ne de kimseyi mutlu edebildik. Varlığımız bir hiçlik denizde yüzerken, kabarmış göğsümüzle ne kadar da kibirle bakıyoruz aşağılara... Biz kimiz, neredeyiz? O yüce asalet mi bizi zirveye çıkaran yoksa bencilce giriştiğimiz kazanma hırsı mı bizi alçatan, bu nasıl bir kimlik kargaşası ki içinden çıkamıyoruz... Belki de sadece çıkmak istemiyoruz...
En iyisi her sabah uyandığınızda geçtiğiniz ayna karşısında öncelikle dünün hesabını sorun ve bugünün muhasebesini yapın, Belki o zaman biraz da olsa akıp giden ve akacak zamanın önümüze birer fırsat sunmaya çalıştığını farkedebileceğiz. Belki de zamanla daha özgür bir ruha sahip olabileceğiz. Kim bilir belki de mutluluğun sırrını çözeceğiz...
Bulutlar yüklerini kaldıramayınca, yeryüzüne yağmur olarak yağar. Zira insan için de bu durum böyledir. İnsan kendi iç dünyasında dolmaya başlar, bir sürü yükü aynı anda yüklemeye başlayınca taşacak bir liman, tutunacak bir dal, kendisini anlayacak bir dost ister. Tüm bu cümlelerimin üzerine çizikler atarak şöyle ifadeler geliştirmek istiyorum. Artık eskisi gibi güvenecek bir dal, bir insan göremiyoruz. Bu nedenle kendimizi artık bulutlarla kıyaslayacak durumda değiliz. Nitekim, inandığımız her insan bize koca bir hayal kırıklığını yaşatabiliyor. Ve biz artık bulutlar gibi olamayız. İçimizdeki yağmur tanelerini boşaltamayız. Bu ağır yükü kaldırmayı öğrenmeniz gerekecek... Belki de bu yükle yaşamayı öğrenmek gerekecek...
İfadeler
Öyle sanıyorum ki zaman zaman söylediklerim her şeyi ifade edecek türde değillerdir. İzahını yaptığım bulutların durumu bizimkisine benzer olsun ya da olmasın. Benim için ifadelerin durumu şöyle izah edilebilir. "Bütün ifadelerimi birer birer ipe asarken, içimde yalnız yatan kendimi bir arka bahçeye gömüyordum. Tüm kaçışların efendisine dönüşürken ruhum, bedenim öylece tutsak kalıyor." Ama insan en çok sevdiği durumların esiridir. Bizi tutsak eden gerçek budur. Özgürlüğe olan hayranlığımız ne kadar çok olursa olsun. İçimizde biriktirdiğimiz bir kaç yağmur tanesine boyun büküyor ruhumuz... Duyduğumuz en küçük bir olumsuzluk içimizdeki coşkuyu birden bire koca bir karanlığa sürükleyebiliyor. Bu nedenle bizim durumumuz bulutların durumuyla aynı olamaz.
Şimdi de kendimizle olan yüzleşmeye gelelim.
Mutlaka bir sürü hüzünle ve olumsuzluklarla karşılaşmışız. Hatta daha acısını da görmüşüz. Ama unuttuğumuz bir gerçeklik daha var. Acaba bizim için geçerli olan bu durum karşısında karşımızdaki insanlara olan yaklaşımlarımız nasıl? Hadi kendi açımızdan bakalım: Bizler ne kadar dürüst ve güvenilir bireyleriz. Sır tutmayı, güven vermeyi, insanlarımızı mutlu etmeyi ne kadar başarabiliyoruz? Evet her birimizin içinde birer burukluk vardır. Ama birlikte bunu neden aşamıyoruz. O samimiyeti, o içtenliği neden kazanamıyoruz? Neden insanlarımızın da ağır birer yüklerini olduğunu unutuyoruz. Ve sadece herkesin bize güzelce yaklaşması gerektiği beklentisi içerisine girerken bu beklentiyi neden insanlarımıza sunmuyoruz. Samimiyetle alıp veremediğiz nedir sizce? Herkesten bizi mutlu etmelerini beklerken, insanlarımıza birer tebessüm göstereremek samiyetimizi sorgulamamızı gerektirmez mi? Ne kadar kabul edersiniz bilmiyorum. Sevgi ve samimiyette biraz karşılık bekliyor gibi...
İşin güvensizlik boyutu
Toplum olarak ters giden bişeylerimiz var.
Herkeste vardır bir güvensizlik ve çoğu insandan duymuşsunuz ben artık kimseye güvenmiyorum demeleri... Haklısınız ben de aynı sizin gibiyim artık kimseye kolay kolay güvenmiyorum. Çünkü yüzünüze gülen insanlar arkanızda sizi yerin dibine gömüyordur. Yine sizin arkadaşlarınızla paylaştığınız tüm sırlarınız günü gelmiş size karşı ortağa saçılmışta olabilir. Belki de tek sorun sadece doğru insanı bulamamakta... Değer ve yargılarımızla örtüşemediğini söylediğimiz onca şeyin bize karşı kullanılması elbette bizde güvensizlikleri oluşturacak. Hatta bizi büyük bir yalnızlığa da sürükleyecek. İçimizi yağmur taneleriyle dolduran güvensizlik boyutu budur.
Genel olarak ters giden bişeylerimiz var. Bütün kavramların içini boşaltmışız nitekim. Bu nedenle, ahlaki gelişimimiz noktasında bir yol alamıyoruz. Bu nedenle burukluklar saracak bizi, kimseye güvenmemeyi ilke edineceğiz. Yaşadıklarımız korkularımız olarak kalacak hayatımızda, yüklerimiz hep bizde yüklü kalacak taki biz yıkılana denk.
Son zamanlarda kelimelerin boğazda düğümlenmesinin ne olduğunu çok iyi bir şekilde öğrendim. Bir ah çekip bunu içinde saklamanın ne kadar ağır bir yaraya dönüştüğünü, mekanın içinde hapsolmanın ve tüm hüzünlerin içten içe süzülmesini öğrendim. Başımı yastığa koyduğumda bitmeyen sonsuz tane düşüncenin esirine dönüşürken, kendimle mücadelemde neden galip gelmem gerekeceğini bilmeden amansız bir savaşta ne kadar yorulduğumu fark edemiyorum.
Benim için durum böyleyken etrafım da pek iyi değil. Bunu tüm gerçeğimle yaşıyorum. Ve anlıyorum ki acı kişisel olarak yaşadığım bir şey değil bütünüyle etrafımı saran bir şey... Son zamanların kelime darcığına sıkışmış boğazım hiç bir teselliye mahal verecek durum da değil... Öylece her şey kendini bir yokuşa sürüklemeye başlıyor. Her şey sıkıcı ve bunaltıcı bir hal almaya başlıyor...
Tüm bu süreçlerin sonunda hala burdayım. Ve bir şey yapacak takat bulamıyorum kendim de... Buna rağmen biraz daha ayağa kalkma vakti olduğunu biliyorum. Onun için şimdi ayağa kalkma vaktidir. Hadi ayağa kalkalım biraz daha fazla kenetlenelim. Geçmeyecek yaraların kabuk bağlamasını beklemeyelim. Gerekirse yaralarımızı biraz daha deşelim... Ama kalkalım yine önce kendimiz için sonra etrafımız için varsın o kelimeler hep düğümlenmiş kalsın. Varsın anlatılmaya ve teselliye yeltenmesin sözcükler ki samimiyetle yaklaştığınız müddetçe etrafinıza tüm sözcüklerden daha fazla şeyi hissettireksiniz. Ve aynı düzeyde kendinizi toparlayamaya vakit bulacaksınız...
İnceden ruhumuza üfleyelim, hayallerimiz sınırlarımızı aşmaya başlasın... Bugün doruklarımıza kadar özgürlüğü hissedelim. Bir köşeye geçip utangaç çocuk edasıyla dizlerimizin uzerine çökmeyelim. Şımarık çocuk edasıyla özgüvenimizi gösterelim etrafımıza... Paslı ruhumuza üfleyelim, paslı zerrecikleri bir yerlere savuralım. Asık suratimize, tatlı gülümsemeler çizelim... Etrafımıza bir bakalım. İnsanlarımıza tebessümler sunalım, Bir çember oluşturalım, etrafına güzel insanlar biriktirelim buna sevgi çemberi diyelim...
Nitekim bizim en çok sevgiye ve kuracağımız o çembere ihtiyacımız var. Hayat öyle ki beraberinde hep olumsuzlukları getiriyor. Bizi tüm aksiliklere karşı kurtacak olan güç kurduğumuz o güçlü insan ilişkileridir. Bağlarımız ne kadar güçlü ise aksiliklere karşı mücadelemiz o denli başarıya ulaşır. Bazı anlarımız olacak. Herşey anlamını yitirmeye başlayacak. Nefes dahi alamayacak durumlarımız olacak... Uykularımızı kaçıracak türden kabuslarımız olacak. Ve gecenin yalnızlığında bol bol düşünme zamanlarımız olacak... Belki de o an için durumun içinden sıyrılamayacağız. Geçmeyecek düşüncesi hakimiyetini ilan etmeye başlayacak... Acı her zerremize işlemeye başlayacak. Kayıplarımız olacak, bizden bir çok şey eksilmeye başlayacak.... Hayatın acı tablosu karşısında yenik düşeceğiz... Velhasıl tarifine yetmeyecek tüm kelimelerin çaresizliği karşındaki acizliğimiz baş gösterecek...
Bu noktadan sonra bir ama demek gerekiyor. Sığındığımız tek teselli olan zamana yenik düştüğümüz bu durumun geçmesini beklemiyorum. Amayı sürdürerek insanın içinde olan sabır duygusuna güveniyorum. Ve şunu diyorum. İnsan alışır herşeye... İşte alışmayı bekleyeceğiz. Ruhumuza biraz üflediysek ve kendimizle birazcık yüzleştiysek şimdi yeniden ayağa kalkma vaktidir.
Oluşturduğumuz o sevgi çemberine dahil olalım. Sıkı sıkı geri kalan sevdiklerimize sarılalım.
Dediklerime hepiniz dahilsiniz. Acizliğimizi kabul edelim. Acımızı en son damlasına kadar yaşayalım. İçimizde yaşanan her ne ise sonuna kadar özgürce yaşayalım. Ama kalkmasını da bilelim. Bunu başarabiliriz bu bizim elimizde... İnsanlar olumsuz düşünmeye başladıklarında, ardı ardına olumsuzluklar başlar. Bir tür hastalık gibi, önce kendimiz için sonra sevdiklerimiz için başarmaya inanmak gerekir.
Bizler iç dünyamızın dışımızla temasından korkuyoruz. Sonra içimiz nem kapmaya başlıyor. Bir anlık bu durumu kaldıramayışımızla içimize hapsettimiz o ruhu yaşamaya başlıyoruz. Bunu yapmamalıyız. Öyle bir inançla tutunalım ki hayata, inandığımız yaratıcıya ona iman ettiğimizi ispatlayalım... Sevgiyle kalın...
İyi olmak ya da olmaya çalışmak bir neden aramak, neden bulamamak ve sessiz gidişler; "neden giderler?" Cevabı bilinse dahi kişinin gururuna yediremeyeceği zor bir soru!
Ve halen bu sorudan sonra iyi kalabiliyorsa insan. Kafasındaki milyon soruyu bir kenara itip uzaklaşmak istiyorsa insan. İşte düşünmenin zamanı gelmiştir. Çünkü insan her ne olursa olsun. Tutunmak ister. Hayata yaşama ve yeniden başlamalara...
O zor soruya mı ne olur. Bunu sormamış sayın kimininize göre zamanla, kiminize göre başka etkenlerle cevaplanamayan bu soru unutulmaya yüz tutmanın adıdır. Bu da geçer bunu da unutursun dediğiniz her soru bu zor sorulara dahildir. Çözülemeyen bu soru bir sır olarak geçmişe gömülecek. Zor sorulara inat hayat yeni sayfalar açmaya değiyor çünkü....
Gurur kısmına gelince. İnsan çoğu zaman satırların içindeki gizli özne olarak kalmayı tercih eder. O beni bir türlü yakıştıramıyor kendine işte gurur budur. Oysa cümlelerin gizli öznesi konumundaki insan ne kadar da gizlenmeye çalışsa da o gurur dediği şeyin dışardan görünemeyeceği bir şey sanarsa da aslında bilir ki kendisi kendine biraz mahcuptur. Ve kendisine yakıştıramadığı gurur karşısında hep biraz eziktir. Yine de tüm gurur unsurlu olaylar karşısında biraz cesaretlidir insan bilir ki gurur yaptığı şey aslında onu ileriye taşımayacaktır. Bu nedenle ilerlemek için gururunu da ezip geçmeyi bilmiyordur insan....
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Kalbimin ritmine bir nota daha eklemeye başlıyorum. Öğrenemediğim kaç duygu daha var. Kaçı güzel kaçı kaçamaklı bilmiyorum.
Sadece biliyorum ki her günün başlangıcında ve her günün sonunda benden farklı bir ben oluyorum. Bazen kalbimdeki ritimler, birbirine karışıyor. Bazen de içime sığmaz olup göğüs kafesiminden dışarıya fışkırmak isteyişiyle sarsılıyorum.
Sahi kalp kaç ritimle atar biliyor musunuz? Kaçıncısında göğüs kafesimiz dolup taşar. Tüm duygular için bu böyle mi?
Karşılaştığımız her duygunun ilk anı tarif edilir gibi değildir. Mutluluk barındırsın acı taşısın bir gerçeği var uyku kaçırır türden olur. Bazen de iyi bir başlangıç sanırsın ki aradan kısa bir zamanın ardında iç çekişmelere sebep olan engellerle karşılaşırsın... Bu tıpkı yeni tanışan iki insan gibidir. Önlerindeki engelleri göremeyip, hayatlarının genel bir taslağını oluşturmaya başlarken ikisinden birinin ölümcül bir hastalığının ortaya çıkması gibidir. Aksiler, hayatın her yerinde çelme takmayı hep başarırlar. Arda arda onca farklı duyguyu yaşatırlar. Birine alışmazken henüz, bir sürü sevinçlerin acıyla bütünleştiği o durak insanın ömründen bir anda yılları götürüverir.
Hayatın kolay olmadığını, yaşamının bir bedel ödemek olduğunu söylüyoruz nitekim. Ama buna rağmen küçük kırıntıları bir araya getirip umut inşa etmeye başlıyoruz. Korkuları sır perdelerin ardına saklayıp hayatın güzel tarafına ışıklar yakıyoruz. Ve burada haklıyız zira başka türlü kendimizle baş edecek değiliz.
Bugün bir hikayemiz var. Hikayemize geçmeden önce kendim dahil herkese bir kaç soru soracam, doğrusu herkesin kendisine bu soruları sormasını isteyecem. İlk ne zaman hatırlamaya, anlamaya kendinizi fark etmeye başladınız? Mesela ben karanlık bir gece de kedilerin miyavlamasını milat kabul ediyorum. Öncesi yok bende küçüktüm, küçükler küçüklüğünü hatırlayamazlar. Etrafıma baktığımda iki kolum, iki bacağım, iki gözüm, iki kulağım bir de burnum vardı. Konuşmayı, görmeyi ve duymayı da biliyordum. Bir çok şeye sahiptim diye düşünüyorum. Ve bu durumu hiç sorgulamadım. Neden kolum, bacağım, gözüm, kulağım yok diye hiçte düşünmedim. Hatta olmadığı için bu durumu yadırgamadım. Peki siz hatırladığınız o ilk andan beri mevcut fiziksel ve doğuştan gelen kalıtsal rahatsızlıklarını yadırgıyormusunuz? En önemlisi de sizden daha mantıklı, daha zeki daha inanç sahibi biri karşısında kendinizi aptal gibi hissediyor musunuz? Bu durum karşısında insanların size nasıl yaklaşmasını beklersiniz? Siz fiziksel ve zihinsel olarak eksik bir birey olarak torpil görmek mi istersiniz yoksa sınıfsal tüm ayrıcalıklardan sıyrılmış bir birey olarak herkesle eşit seviyede olmak mı? Anlamadıysanız daha radikal bir şekilde ifade edeyim. Toplumun deyişiyle özürlü muamelesi görmek ayrıcalık olarak kabul eder misiniz?
Hatırladığınız ilk anı nörolojik(beyin kaynaklı) bir rahatsızlık olsun. Bu rahatsızlık istemsiz, ani, hızlı beden tikleriniz ve garip bir ses çıkarmanız olsun. Hatırladığınız o ilk andan beri bu durumla karşı karşı karşıyasınız. Acaba bu durumu kendiniz için kusur görüp kendinizi yadirgar mısınız? Bu size tuhaf gelir mi? Tiklerinizi kontrol edememek size zor gelir mi?
Ben kendi cevap hakkımı bu hikayeyi yazmama müsade eden Seyithan Sevinç arkadaşımıza vermek istiyorum. "Evet tuhaf. Kafa sallamazsam, ses çıkarmazsam kendimi çok tuhaf hissediyorum. Yahu niye zor olsun. Tourette Sendromu olmamak nasıl bişey bilmiyorum ki. Hiç bu Tourette sendromsuz olmadım ki tuhaf hissedeyim. Doğuştan göz kırpma özelliğin var diye 'Aha göz kırptım gidip anneme haber verin. Gözüm bir açılıp bir kapanıyor. Bana bir şeyler oluyor.' diyor musun? Aksine tiklerim olmazsa tuhaf hissederim. Bana da senin sessiz ve hareketsiz halin tuhaf geliyor."
Buraya kadar tamam. Peki Tourette Sendromlulara veya başka tür rahatsızlık olarak gördüğün insanlara karşı nasıl davranmak lazım. Cevap çok basit hiç bişey yapmamak, onlarda bizim gibi dediğin anda büyük bir sınıfsal ayrıma başlamış oluyorsun. Ayrıca rahatsız olarak gördünüz insanlara karşı özel bir sevgiye ihtiyaç yoktur. "Sevgi gostereceksiniz, sevgilinize, annenize babanıza sevgi gösterin." der hikayenin kahramanı...
Buraya kadar olan herşey hikayenin normal tarafıdır. Hikayemizin garipsenecek tek tarafı müziğin ve şiirlerin bu tikleri terbiye etmesidir. Beni etkileyen kısım da budur.
Seyithan Sevinç "Tek çarem gitarım. Acil ilk yardım tektiğim onu elime aldığımda tiklerim durur." der. Müziğin ruhun gıdasını olduğunu hep söylüyorduk ama hiç şahitlik etmemiştik. Kesinlikle müziğin sadece ruhun değil artık bedenin de gıdası olduğuna şahidim. Devamında müzikle tanışmasını isteyerek olduğunu söyleyen Seyithan bunun sonrasında zorunluğa dönüştüğünü söylüyor. Müziğin bu tiklerin dermanı olduğunu ilkokul üçüncü sınıfta şarkı söylediğinde fark ettiğini dile getiriyor. Daha öncesinde kendi kendine şarkı söylediğinde durdurduğunu ama ilk defa topluluk önünde tiklerin durması müzik sayesinde olmuştu.
Ama buna sadece müziğin mucizesi demekte doğru değil, Seyithan arkadaşımız yine şiir okurken için de bu durumun geçerli olduğunu, abisinden etkilendiği fotoğrafçılıkta da kadraja bir manzarayı aldığında durduğunu ve bunun kendisi için touretsiz bir dünyaya bakış olarak değerlendirir. Esasında bu durum sanat disiplininin verdiği konsantrasyon ile ilgilidir. İnsanın içindeki o sanatçı ruhun dışa yansımasıyla ilgilidir. Seyithan Sevinç'in gerçek anlamda sanatçı ruhuna sahip olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu durum karşısında sanatın vazgeçilmez bir güzellik olduğunu anlamaya başlıyorum. İster kitap okuyun, ister müzik dinleyin, isterseniz bir tabloya dalıp gidin. Ya da herhangi birisini icra edin, farketmez. O sanat ruhu varsa içinizde mutlaka o disiplini sağlarsınız.
Peki siz müziğin, şiirin ve tüm sanatların gücüne inanıyor musunuz? Okuduğunuz tek bir satır, dinlediginiz tek bir söz, baktığınız tek bir görsel sizde etkiler uyandırıyor mu? Umut pencerelerinizi açıyor musunuz? İnançlarınız güç kazanıyor mu? Herşeyden önemlisi kendi kimliğinizi nerde arıyorsunuz? Sanırım, cevaplarını bildiğimiz bu kadar soru sormak bize yeter.
Heft Reng Seyithan Sevinç'e bu yazının yayınlanmasında gösterdiği anlayış için ve katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederiz.
İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...
İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...
İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.
İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...
Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!
Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...
Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.
Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Çok defa tökezlediğimiz ve bir mücadele süreci olan bu hayatta çok isterdim, size her şey güzel olacak demeyi... Lakin üzülerek hayatın bu kadar kolay olmadığını hatırlatmak zorundayım. Bu nedenle kolay olarak sınıflandıracak kadar güzel hayal edemeyiz hayatı... Farkında olmak ve bunu başaramamak... Hem Farkında olacak kadar kolay olsaydı hayat... Muhtemelen herkes mutlu olurdu. Sizce de öyle değil mi? Hem mutsuzken insanlar denizin maviliği, papatyaların güzelliği, kısacası doğanın güzelliğini ne ifade edebilir. Sorunlarla mücadele etmek kolaydır denildi bizlere ama kimse kolaymış gibi davranmadı.
Önce idrak etmek gerek sonra kabullenmek daha sonra harekete geçmek ve en sonunda güzel sonuçlanmasını beklemek belki dua etmek. Kısaca acı ve devamında gelen onca sıkıntı için genel geçer yol budur. Peki öğrendiğimiz şey ne? Bu yolculuk bize ne kattı? Tekrarı olursa ne yapmalıyım? Kendi adıma beni en iyi anlayan insanın benimle aynı şeyleri yaşamış aynı zorluklarla mücadele etmesi gerektiğini düşündüm. O kadar kolay ki birini yargılamak evet sen de böyle yapmalıydın demek. Madem herkes o kadar bilgili öngörülü o zaman neden mutsuzlar. Hayatlarından şikayetçi ve olmak istediği yerlerde değiller. Öğrenememiş veya yeteri kadar büyüyememişlerdir belki de… Herkesin acıyla başa çıkma yöntemi farklıdır. Kimi canını yakanın canını yakar, kimisi kendi canını daha çok yakar, kimi de geçiştirir sadece cesaret edemez acıyla yüzleşmeye... Ama hepsinin de tek ortak noktası vardır;büyümek. İnanın acıyla nasıl başa çıktığınız kadar sonucu da o kadar önemli ki…
Ben büyüdüğümü canımın en çok yandığı ama annemin artık geçecek kızım üzülme demediği o gün anladım. Zor bir andı kimse kimseyi duymuyordu bir koşuşturma bir hengame… Arabanın arka camından bakarken, terkedilmiş bir ev değil çocukluğum orası dedim. Koşup sarılmak geliyordu içimden o eve ama yapamıyor gittikçe daha çok uzaklaşıyordum. Kimse yoktu sessizdi bu korkutucu bir sessizlikti. Öğrendiğim boğazımı düğüm düğüm eden o gerçek bana çok yol gösterdi. Sesimi bile çıkaramadığım acı meğer ne çok güzelliğe gebeymiş. Babam bana hep ne kadar hayat dolusun der. Dışarıya yansıtmadığım çok şey var belli ki. Ben acısını yaşamaktan korkan kaçan biri iken büyüdüğümü hissettim. Acılarınızdan kanayan yerlerinizden öpün kendinizi. Ben çocukluğumu kucak dolusu öperek büyüttüm. Kendinize kızmayın, yaşanılması gerekiyordu ve ne yaparsanız yapın bazı olasılıklar değişmeyecekti. Büyüdüm deyin. Evet koca koca adamlar, kadınlar olduk yaraları olan, kimsenin saramadığı kadar derin. Kanayan yarımıza dur demesek bile tuz basmamayı öğrendik.
Hislerin en gerçeği en acımasız olanı ile başlamak istiyorum, korku… Korkunun temelinde bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizle ilgilidir. En basite indirgeyecek olursak karanlıktan korkan bir canlı bulunduğu ortamda ne olduğu bilmediği ve tamamen hayal dünyasında kendisi var ettiği ve var ettikleriyle endişeler geliştiriren bir olgudur.
Aslında tüm duygular birbirinin içine gizlenmiş gibidir. Ve aralarında kopulmaz bağlar var. Duygularımıza verdiğimiz isimler de hislerimizin yoğunluğuyla ilişkilidir. Ama aralarında hep ilişkiler vardır. Tıpkı heyecan, endişe ve korku gibi öyle derin bağlarla bağlılar bu mükemmel üçlü…
Neden mükemmel çünkü yapmak istediğiniz veya yapmaya yeltendiğiniz olayları yapıları olguları bu üçlü kontrol eder. Heyecan komut verir der ki; o kadar olumsuz düşünceye rağmen başarabilir miyim? Endişe devam eder; ya başaramazsam? Ve korku gelir hepsinin üzerine çöker der ki; kaç durma kaç? Tüm bunlarla yüzleşmeye çalışan 1300 gr beynimiz duygularımız karşısında mantıksal yol ararken kendine, hislerimiz mantıksal yönlerimizin önüne setler örer ve her şeyi mahveder. Hayal kırıklığı, pişmanlık...
Ama siz yine de aklınıza güvenip duygularınızı da köreltmeyin. Korkularınızla gerçeği fark edin. Heyecanınızla korklara yürürün. Bu yürüşünüzde endişe duyacağınız birşeyler de var olmalı. Ama yine de kaçmayı düşünmeyin.
Hislerin en kuvvetlisi olanına gelirsek umut derim... Mümkün olmayan herhangi bir şeye inandırabilir, tüm zamanlar boyunca insanı bekletebilir ve geleceğe dair tüm hayalleri içselleştirip kendine bir yol çizdirtebilir. Hem çok saftır hemde insanı bir ihtimal uğruna peşinde sürükleyecek kadar tehlikelidir umut.
Daha sayabileceğim örneklendirebileceğim birçok duygu var elbette... Peki tüm bu hislere rağmen nasıl bir tutum sergilemeliyiz? Yıllarca sorulmuş olan mantık mı yoksa hisler mi? Tabi ki kesin bir cevap veremeyiz. Her ikisiyle tercih yapmayı öğrenmeliyiz... Ne zaman mantık devreye girer ne zaman his devreye girer bunlara açıklık getirmeliyiz. Öncelikle insanın kendini tanıması gereklidir. İstersen başarılı olursun. İstersen dünyanın en zengin adamı olursun. Ne istediğini bilirsen mutlu dahi olursun. Hatta ne istemediğini bilirsen ne istediğine daha kolay ulaşabilirsin...
Size küçük bir sır vereyim mi? Bütün hayallerimiz güzeldir. Bunun yanında derin izlerimiz var. Bu derin izler hep hayallerimizin önüne perdeler çekiyor. Hal böyle olunca girişte sorduğum sorular anlamını yitiriyor. Yok bazılarımız hayal kurmaktan korkuyoruz. Çünkü kurduğumuz gibi olmuyor yaşantımız... Payımıza bir keresine keder düşmüştür. Ne yazıktır ki kurtuluşu olmayan bir yol görünmüştür. Biz bir keresine umudumuzu güzelliklerden yitirmişiz. Sonra güzel olan hayallerimizi duvarlar arasına hapsetmişiz.
Ah biraz farkında olsak ne kadar anlamsız, ne kadar olduk olmadık şeyler için ne kadar anlamlı, ne kadar güzel şeylerden vazgeçmişiz. Yaşayacağımız üç beş günlük dünyada ne uğruna feda etmişiz güzel günlerimizi... İşin özü şu aslında duygularımızı ne köreltelim ne de heva edip yüceltelim. Her zaman orta yol olduğunun bilincinde olalım... Aksi halde ömür dediğimiz üç beş günümüzü acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle anlamsız bir o kadar bir hiçlikle yitireceğiz.
Siz en iyisi ayrılıklarınızı, vedalaşmalarınızı, kavgalarınızı ve daha bir çok eylemlerinizi hayallerinizle süsleyin. Varsın gerçekleşmesin. Varsın güzel olmasın. Unutmayın! Yapraklar sararırken aynanın karşısında yüz hatlarımızdaki buruşukları farkediyoruz... Mevsim geçişlerinde yaşlanıyoruz, bir kış gününde saçlarımıza aklar karışıyor... Bir de bakmışız bir yaz gününde ölmüşüz....
Ömür dediğimiz şu kısa sürede bari hayallerimiz eksik kalmasın. Hayallerimizle bir çok eksiğimizi tamamlayabiliriz. Unutmayın!
Sonra aklımda kurduklarımın elde tutar bir tarafı olmadığını farkettim. O an durdum. İnanmak istemedim. Ve kabullendim. İnsanlar mı değişiyor yoksa bir müddet sonra insanları gerçekten tanımaya mı başlıyoruz? En çokta bu soru kafamı kurcaladı. En çokta bu soru uykularımı kaçırdı.
Aklımda kurgulandıklarıma gelirsem, ne bileyim insan böyle her şeyden uzak herşeyden berrak herşeyden saf herşeyden şeffaf hisle yaklaştığı insanlar karşısında malesef ki hayal kırıklığı yaşıyor. Malesef ki hiçte istediği kadar güzel sonuçlar elde edemiyor. malesef ki hiç bir şey istediğimiz kadar pamuk tadında olmuyor.
Bu anı ilk yaşadığım andan beri artık hiçte eskisi kadar saf bir düşünceye sahip olamadım. İnsanlar resmen bana kötülüğü öğretmişlerdi. Malesef ki insanlar hakkındaki düşüncelerimde olumsuzluklar başlamıştı. Birazda onlar gibi olmaya başladım. Içime kin, öfke, nefret dolduruyordum ki. Bir an tak etti bende bir şeyler herkes gibi olsaydım. Ne farkım kalacaktı. "Herkes gibi olursanız ne farkınız kalır." Sırf biraz değişiklik olsun diye biraz da herkese benzemek istemediğim için kötüyle iyi arasında bir yerde kaldım. Kötü olamazdım. Sevemedim bir türlü kin, öfke, nefreti... İyi olamazdım. Biraz aldatıldığım için aynı kurguyu bir daha kurmak mümkün olmayacaktı.
Peki neler yapabilirdik. Ben ve benim gibiler hayatı iki tarafı uçurum olan bir yamacın kıyısında tek bir adım dahi atamayız. Güvensizlik ile telafi ettiğimiz bu süreç koca bir korku yığınıdır. Biriktire biriktere büyüttüğümüz korku yığını... Kurtulmak için sağlam adımlarla el ele tutuşarak sağlam bağlarla o yamaçtan inmeyi bilmemiz gerekir.
Şîrove
0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info
yan
Bar dibe...
Nivîsên Pêşniyarkirî
Bar dibe...
Üç Katlı Bina
Karşımda üç katlı bir bina, yıkık dökük. Boyası gitmiş,sıvası dökülmüş, pencereleri kırık. Karşımda üç katlı bir bina, etrafında kediler yavrularını emziriyor. Ama içinde yalnızlık kalabalıkla kol kola geziyor. Bir kadın susmuş gözlerinden akan yaşlar konuşuyor. Adam aldatmış karısını af diliyor kızarmayan yüzüyle, çocuklar perişan biri hapishane parmaklıkları ardında, diğerleri kendilerini kurtarma çabasında.
Bir beton yığını gibi gibi duruyor karşımda ama her bir tuğlası ağlıyor içeride yaşananlara. Her biri darmadağın olmuş hayatlar, her biri acı içinde insanlar.
Karşımda işte o bina yummuş gözlerini yaşlı kadın, evlatlarının acılarına. Herkes suspus olmuş, ölüm sessizliği almış her bir tarafı. Konuşsalar yıkılacakmış gibi bina...
Ah üç katlı bina, her bir duvarında keder, her bir basamağında acı var.
Konuş ey bina dök içini, anlat kahrını. Yıllardır durdun da ayakta kimse sormadı sana dayanabilecek misin diye, kaldırabilecek misin onca yükü söyle?
Konuş üç katın ağırlığını, konuş dökülen sıvalarından akan sızıyı, konuş kimsesizliğini. Konuş yerle bir et her şeyi. Konuş...
Okuduğunuz için teşekkür ederim, umarım beğenirsiniz. 🎈
Tecrübe Nedir
Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Bir ev düşünün sıcacık sobası yanan. Üstünde yeni yıkanmış çamaşırların kokusunu , yeni kaynayan çayın fokurtusu. Günlerden pazar. Çocuklar yeni yıkanmış, sobanın etrafına kurulmuşlar. Baba oturmuş baba koltuğuna hikayeler anlatıyor çocuklarına. Aslında yoktur lügatta baba koltuğu ama o sıcacık yuvalarda babaya saygıdır ya hani hep oturduğu o köşeye kimse oturmaz. İşte ondandır adı baba koltuğu.
Evin güzeller güzeli annesi sıcacık gülümsemesiyle meyve soyuyor bir yandan da anlatılan hikayeye karışıyor. O küçücük odada kahkaha sesleri yankılanıyor, sobanın sıcaklığına sıcaklık katıyor. Meyveler yeniyor, sıcacık caylar içiliyor. Duvarda sobanın ateşinin yansıması aydınlatıyor odayı. Seriliyor yer yatakları iki kardeş koyun koyuna giriyor yatağın içine. Huzur var, mutluluk var o yatakta...
Ta ki evdeki o mutluluk annenin gidişiyle son bulana kadar. Belki istekli değildi gidişi kaderdi ama tüm evin gülüşünü söndürmüştü. Baba çocuklar için ayakta durmaya çalışıyordu ama gücü tükenmek üzereydi. O ana kuzusu çocuklar bir gecede büyümüştü. Artık çocuk değil birer yetişkin olmuşlardı. Bedenleri küçüktü belki ama ruhları olabildiğinden fazla olgunlaşmıştı.
Bir ev bir gecede nasıl mı değişir ?
Eğer o ev annenin yokluğu ile sınanırsa bir gecede değişir. O kahkaha sesleri yok olur, o soba ısıtmaz olur, o hikayeler hiçbir zaman mutlu sonla bitmez, soyulan o meyveler bal gibi olsada asla tat vermez damaklara, sobaya asılan çamaşırların kokusu rahatsız eder herkesi. Hiçbir zaman çay fokurdamaz artık sobanın üzerinde. Çünkü o evde artık bir anne yoktur.
Bir ev işte böyle kimsesiz kalır...
Paranın Satın Alamayacağı Şeyler Vardır.
Yazar: Elif İşlek
Altı yıldır sağlık sektöründeyim. Yüzlerce hasta tanıdım. Bir çok hayat hikayesine, birçok mucizeye şahit oldum. Kimi zaman hastalarla üzülüp, kendi köşeme çekilip hıçkırarak ağladım. Kimi zamanlarda da hastaların mutluluğuna ortak oldum.
Çok zengin insanlar tanıdım, yüzü tanıdık, namı bilinen... Hastane koridorlarında sevdikleriyle savaş verirdiler ellerinden hicbisey gelmezdi o an anlardım zengin olması hiçbir şey ifade etmez, parası bile kurtaramazdiı. Bir servet dökerler ama sağlığına kavuşturamazlardı sevdiklerini.
Yine bir hastamiz vardı hasta değildi. Ama her gün hastaneye gelirdi. Bir insan hasta olmadığı halde her gün hastaneye gelir mi?
Gelirdi, çok zengindi. Evleri, yatları, arsaları, son model arabası vardı ama kimsesi yoktu yanlızdı. Evet yapayalnızdı ve sadece birazcık ilgi görmek için her gün gelirdi. Şikayetleri hiç bitmezdi.
Parası olmadığı için tedavi olamayan hastalarda vardı. Sırf maddi açıdan bakamayacaği için gebeliğini sonlandırmak isteyen çaresiz anne, bir tarafta çocuk sahibi olmak için tüp bebek merkezine bütün birikimini veren aileler vardı.
Biri varlık içinde annelik duygusunu tatmak isterken diğer tarafta bir anne çocuğuna iyi bir gelecek sunamayacağindan, çocuğundan vazgeçmeyi göze alıyordu.
Hayat birilerini bir şekilde imtihan ediyordu.
Ama en büyük imtihan da sanırım insanın sevdiklerini acil kapısında beklemesiydi.
Çaresizce...
Demem o ki sevdiklerinizin yaşarken kıymetini bilin. Önce sağlık isteyin çünkü herşey para değil. Sonra sevdiklerinizin kiymetini bilin. Bir gün sağlığınız da sevdikleriniz de sizi terk edecek. Hayatta paradan, maldan, mülk den daha değerli şeyler var .
Mesela yardımlaşmak gibi. Mesela birinin eksiğini tamamlamak gibi. Hiçbir şey yapamıyorsan yanında olduğunu hissettirmek gibi. Ve inanın sevmek, sevilmek, kıymet bilmek, değer vermek, bir insanı mutlu etmek, onun mutluluğuyla mutlu olmak bunlar hep bedava.
Hayallerimiz kırılıyor. Yine hayal kurar, telafi ederiz bir şekilde... İnsanın hayali olması güzel bişey... Ama hayallerimiz yavaşça bir yok oluşa sürükleniyor farkında mısınız? Gittikçe daha az hayal kurmaya başlıyoruz. Bunu "insan zamanla gerçekliğe daha çok yaklaşır." İfadesiyle açıklayamayız elbette. Hayallerimizden vazgeçmemizin sebepleri var.
Sebepler
Kurduğumuz ilk hayalin kırıklığına uğradığımız ilk andan sonra; yeni bir hayal kurmaya başlamadan önce; hayatımızın ilk kuşkusunu yanımıza almaya başlıyoruz. Bu kuşku tüm hayatımız boyunca gerçekleştirmek istediğimiz her hayalin önüne engel olmaya yetiyor. Hal böyle olunca yavaşça perdeler çekiyoruz hayallerle aramıza...
Evet hayatın gerçeklerini görmemiz gerekir. Ama hayallerin kurulamadığı bir hayatta gerçeklerin kaldıramaz tarafı vardır. İlk başta hayaller olmadan umut etmeyi başaramayız. Güzel bişeyler biriktirmeyi beceremeyiz. Ardımıza baktığımızda şöyle bir anım vardı diyemeyecek duruma geliriz. Hayal kurmadan gerçeğe dönüştüremeyiz hiç bişeyi...
Çözüm
Zamanın talihsizliği mi yoksa bizim becereksizliğimiz mi pek bilinmez ama her şeyden önce kuşku duyduğumuz tüm durumlara karşı iyice bir önlem almamız gerekiyor kanısındayım. Kuşkulardan uzak adımlarla ilermeyi başarırsak belki o zaman hayallerimize çeki düzen verebiliriz. Bunu başarmanın yolu sanırım çok istediğimiz şeylere sahip olmaktansa daha çok düşünce yapımızda mantıksızlığa yol açmayacak kararlarla yolumuza devam etmekten geçer.
Sonuç
Her ne yaparsak yapalım. Hayat öyle bir çizgidir ki hayallerimizi de zedeler yaşam tarzımızı da her şeye rağmen duruşumuzdan taviz vermeyecek kadar asil kalabilirsek ne mutlu bize...
Zaman baş döndürücü bir hızla geçiyor. Geçiyor geçmesine de bizden çok şeyi de alıp götürüyor. Peki biz zamanın neresindeyiz? Geçen zaman içinde kaç yaprak sararıp toprağa karıştı? Ölüm bizden ne kadar uzak ya da ne kadar yakın? Geriye dönüp baktığımızda sahi neyi başardık...
Ardımızda bıraktığımız ya da bizi geride bırakanlar ne kadar bizden razı...
Sorunlar burada baş göstermeye başlıyor. Kafamızı meşgul eden bir sürü konuyla boğuşmaya başlıyoruz. Zaman dediğimiz esrarengiz çizgi akıp gidirken boğuştuğumuz sorunlara feda ediyoruz zamanlarımızı... Ardından koca bir yorgunlukla kalakalıyoruz. Eh işte insan zaten mutsuzlukların yansıması değil mi? Belki de sadece mutsuzlukları yansıtabiliyordur. Ancak bunu başarabiliyordur.
Hayatlarımızı akıp geçen zaman içinde birer kabusa dönüştürürken acaba bir an durupta "ben ne yapıyorum diyebiliyor muyuz?" Hep bir düş soğukluğuyla yankılanırken bedenimiz içimizde birer burukluk yatıyor. Ne biz mutluyuz, ne de kimseyi mutlu edebildik. Varlığımız bir hiçlik denizde yüzerken, kabarmış göğsümüzle ne kadar da kibirle bakıyoruz aşağılara... Biz kimiz, neredeyiz? O yüce asalet mi bizi zirveye çıkaran yoksa bencilce giriştiğimiz kazanma hırsı mı bizi alçatan, bu nasıl bir kimlik kargaşası ki içinden çıkamıyoruz... Belki de sadece çıkmak istemiyoruz...
En iyisi her sabah uyandığınızda geçtiğiniz ayna karşısında öncelikle dünün hesabını sorun ve bugünün muhasebesini yapın, Belki o zaman biraz da olsa akıp giden ve akacak zamanın önümüze birer fırsat sunmaya çalıştığını farkedebileceğiz. Belki de zamanla daha özgür bir ruha sahip olabileceğiz. Kim bilir belki de mutluluğun sırrını çözeceğiz...
Bulutlar yüklerini kaldıramayınca, yeryüzüne yağmur olarak yağar. Zira insan için de bu durum böyledir. İnsan kendi iç dünyasında dolmaya başlar, bir sürü yükü aynı anda yüklemeye başlayınca taşacak bir liman, tutunacak bir dal, kendisini anlayacak bir dost ister. Tüm bu cümlelerimin üzerine çizikler atarak şöyle ifadeler geliştirmek istiyorum. Artık eskisi gibi güvenecek bir dal, bir insan göremiyoruz. Bu nedenle kendimizi artık bulutlarla kıyaslayacak durumda değiliz. Nitekim, inandığımız her insan bize koca bir hayal kırıklığını yaşatabiliyor. Ve biz artık bulutlar gibi olamayız. İçimizdeki yağmur tanelerini boşaltamayız. Bu ağır yükü kaldırmayı öğrenmeniz gerekecek... Belki de bu yükle yaşamayı öğrenmek gerekecek...
İfadeler
Öyle sanıyorum ki zaman zaman söylediklerim her şeyi ifade edecek türde değillerdir. İzahını yaptığım bulutların durumu bizimkisine benzer olsun ya da olmasın. Benim için ifadelerin durumu şöyle izah edilebilir. "Bütün ifadelerimi birer birer ipe asarken, içimde yalnız yatan kendimi bir arka bahçeye gömüyordum. Tüm kaçışların efendisine dönüşürken ruhum, bedenim öylece tutsak kalıyor." Ama insan en çok sevdiği durumların esiridir. Bizi tutsak eden gerçek budur. Özgürlüğe olan hayranlığımız ne kadar çok olursa olsun. İçimizde biriktirdiğimiz bir kaç yağmur tanesine boyun büküyor ruhumuz... Duyduğumuz en küçük bir olumsuzluk içimizdeki coşkuyu birden bire koca bir karanlığa sürükleyebiliyor. Bu nedenle bizim durumumuz bulutların durumuyla aynı olamaz.
Şimdi de kendimizle olan yüzleşmeye gelelim.
Mutlaka bir sürü hüzünle ve olumsuzluklarla karşılaşmışız. Hatta daha acısını da görmüşüz. Ama unuttuğumuz bir gerçeklik daha var. Acaba bizim için geçerli olan bu durum karşısında karşımızdaki insanlara olan yaklaşımlarımız nasıl? Hadi kendi açımızdan bakalım: Bizler ne kadar dürüst ve güvenilir bireyleriz. Sır tutmayı, güven vermeyi, insanlarımızı mutlu etmeyi ne kadar başarabiliyoruz? Evet her birimizin içinde birer burukluk vardır. Ama birlikte bunu neden aşamıyoruz. O samimiyeti, o içtenliği neden kazanamıyoruz? Neden insanlarımızın da ağır birer yüklerini olduğunu unutuyoruz. Ve sadece herkesin bize güzelce yaklaşması gerektiği beklentisi içerisine girerken bu beklentiyi neden insanlarımıza sunmuyoruz. Samimiyetle alıp veremediğiz nedir sizce? Herkesten bizi mutlu etmelerini beklerken, insanlarımıza birer tebessüm göstereremek samiyetimizi sorgulamamızı gerektirmez mi? Ne kadar kabul edersiniz bilmiyorum. Sevgi ve samimiyette biraz karşılık bekliyor gibi...
İşin güvensizlik boyutu
Toplum olarak ters giden bişeylerimiz var.
Herkeste vardır bir güvensizlik ve çoğu insandan duymuşsunuz ben artık kimseye güvenmiyorum demeleri... Haklısınız ben de aynı sizin gibiyim artık kimseye kolay kolay güvenmiyorum. Çünkü yüzünüze gülen insanlar arkanızda sizi yerin dibine gömüyordur. Yine sizin arkadaşlarınızla paylaştığınız tüm sırlarınız günü gelmiş size karşı ortağa saçılmışta olabilir. Belki de tek sorun sadece doğru insanı bulamamakta... Değer ve yargılarımızla örtüşemediğini söylediğimiz onca şeyin bize karşı kullanılması elbette bizde güvensizlikleri oluşturacak. Hatta bizi büyük bir yalnızlığa da sürükleyecek. İçimizi yağmur taneleriyle dolduran güvensizlik boyutu budur.
Genel olarak ters giden bişeylerimiz var. Bütün kavramların içini boşaltmışız nitekim. Bu nedenle, ahlaki gelişimimiz noktasında bir yol alamıyoruz. Bu nedenle burukluklar saracak bizi, kimseye güvenmemeyi ilke edineceğiz. Yaşadıklarımız korkularımız olarak kalacak hayatımızda, yüklerimiz hep bizde yüklü kalacak taki biz yıkılana denk.
Kelimelerin boğazda düğümlenmesi
Son zamanlarda kelimelerin boğazda düğümlenmesinin ne olduğunu çok iyi bir şekilde öğrendim. Bir ah çekip bunu içinde saklamanın ne kadar ağır bir yaraya dönüştüğünü, mekanın içinde hapsolmanın ve tüm hüzünlerin içten içe süzülmesini öğrendim. Başımı yastığa koyduğumda bitmeyen sonsuz tane düşüncenin esirine dönüşürken, kendimle mücadelemde neden galip gelmem gerekeceğini bilmeden amansız bir savaşta ne kadar yorulduğumu fark edemiyorum.
Benim için durum böyleyken etrafım da pek iyi değil. Bunu tüm gerçeğimle yaşıyorum. Ve anlıyorum ki acı kişisel olarak yaşadığım bir şey değil bütünüyle etrafımı saran bir şey... Son zamanların kelime darcığına sıkışmış boğazım hiç bir teselliye mahal verecek durum da değil... Öylece her şey kendini bir yokuşa sürüklemeye başlıyor. Her şey sıkıcı ve bunaltıcı bir hal almaya başlıyor...
Tüm bu süreçlerin sonunda hala burdayım. Ve bir şey yapacak takat bulamıyorum kendim de... Buna rağmen biraz daha ayağa kalkma vakti olduğunu biliyorum. Onun için şimdi ayağa kalkma vaktidir. Hadi ayağa kalkalım biraz daha fazla kenetlenelim. Geçmeyecek yaraların kabuk bağlamasını beklemeyelim. Gerekirse yaralarımızı biraz daha deşelim... Ama kalkalım yine önce kendimiz için sonra etrafımız için varsın o kelimeler hep düğümlenmiş kalsın. Varsın anlatılmaya ve teselliye yeltenmesin sözcükler ki samimiyetle yaklaştığınız müddetçe etrafinıza tüm sözcüklerden daha fazla şeyi hissettireksiniz. Ve aynı düzeyde kendinizi toparlayamaya vakit bulacaksınız...
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Ruhumuza Üfleyelim
İnceden ruhumuza üfleyelim, hayallerimiz sınırlarımızı aşmaya başlasın... Bugün doruklarımıza kadar özgürlüğü hissedelim. Bir köşeye geçip utangaç çocuk edasıyla dizlerimizin uzerine çökmeyelim. Şımarık çocuk edasıyla özgüvenimizi gösterelim etrafımıza... Paslı ruhumuza üfleyelim, paslı zerrecikleri bir yerlere savuralım. Asık suratimize, tatlı gülümsemeler çizelim... Etrafımıza bir bakalım. İnsanlarımıza tebessümler sunalım, Bir çember oluşturalım, etrafına güzel insanlar biriktirelim buna sevgi çemberi diyelim...
Nitekim bizim en çok sevgiye ve kuracağımız o çembere ihtiyacımız var. Hayat öyle ki beraberinde hep olumsuzlukları getiriyor. Bizi tüm aksiliklere karşı kurtacak olan güç kurduğumuz o güçlü insan ilişkileridir. Bağlarımız ne kadar güçlü ise aksiliklere karşı mücadelemiz o denli başarıya ulaşır. Bazı anlarımız olacak. Herşey anlamını yitirmeye başlayacak. Nefes dahi alamayacak durumlarımız olacak... Uykularımızı kaçıracak türden kabuslarımız olacak. Ve gecenin yalnızlığında bol bol düşünme zamanlarımız olacak... Belki de o an için durumun içinden sıyrılamayacağız. Geçmeyecek düşüncesi hakimiyetini ilan etmeye başlayacak... Acı her zerremize işlemeye başlayacak. Kayıplarımız olacak, bizden bir çok şey eksilmeye başlayacak.... Hayatın acı tablosu karşısında yenik düşeceğiz... Velhasıl tarifine yetmeyecek tüm kelimelerin çaresizliği karşındaki acizliğimiz baş gösterecek...
Bu noktadan sonra bir ama demek gerekiyor. Sığındığımız tek teselli olan zamana yenik düştüğümüz bu durumun geçmesini beklemiyorum. Amayı sürdürerek insanın içinde olan sabır duygusuna güveniyorum. Ve şunu diyorum. İnsan alışır herşeye... İşte alışmayı bekleyeceğiz. Ruhumuza biraz üflediysek ve kendimizle birazcık yüzleştiysek şimdi yeniden ayağa kalkma vaktidir.
Oluşturduğumuz o sevgi çemberine dahil olalım. Sıkı sıkı geri kalan sevdiklerimize sarılalım.
Dediklerime hepiniz dahilsiniz. Acizliğimizi kabul edelim. Acımızı en son damlasına kadar yaşayalım. İçimizde yaşanan her ne ise sonuna kadar özgürce yaşayalım. Ama kalkmasını da bilelim. Bunu başarabiliriz bu bizim elimizde... İnsanlar olumsuz düşünmeye başladıklarında, ardı ardına olumsuzluklar başlar. Bir tür hastalık gibi, önce kendimiz için sonra sevdiklerimiz için başarmaya inanmak gerekir.
Bizler iç dünyamızın dışımızla temasından korkuyoruz. Sonra içimiz nem kapmaya başlıyor. Bir anlık bu durumu kaldıramayışımızla içimize hapsettimiz o ruhu yaşamaya başlıyoruz. Bunu yapmamalıyız. Öyle bir inançla tutunalım ki hayata, inandığımız yaratıcıya ona iman ettiğimizi ispatlayalım... Sevgiyle kalın...
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Yaşama Tutunmanın Başka Adı
İyi olmak ya da olmaya çalışmak bir neden aramak, neden bulamamak ve sessiz gidişler; "neden giderler?" Cevabı bilinse dahi kişinin gururuna yediremeyeceği zor bir soru!
Ve halen bu sorudan sonra iyi kalabiliyorsa insan. Kafasındaki milyon soruyu bir kenara itip uzaklaşmak istiyorsa insan. İşte düşünmenin zamanı gelmiştir. Çünkü insan her ne olursa olsun. Tutunmak ister. Hayata yaşama ve yeniden başlamalara...
O zor soruya mı ne olur. Bunu sormamış sayın kimininize göre zamanla, kiminize göre başka etkenlerle cevaplanamayan bu soru unutulmaya yüz tutmanın adıdır. Bu da geçer bunu da unutursun dediğiniz her soru bu zor sorulara dahildir. Çözülemeyen bu soru bir sır olarak geçmişe gömülecek. Zor sorulara inat hayat yeni sayfalar açmaya değiyor çünkü....
Gurur kısmına gelince. İnsan çoğu zaman satırların içindeki gizli özne olarak kalmayı tercih eder. O beni bir türlü yakıştıramıyor kendine işte gurur budur. Oysa cümlelerin gizli öznesi konumundaki insan ne kadar da gizlenmeye çalışsa da o gurur dediği şeyin dışardan görünemeyeceği bir şey sanarsa da aslında bilir ki kendisi kendine biraz mahcuptur. Ve kendisine yakıştıramadığı gurur karşısında hep biraz eziktir. Yine de tüm gurur unsurlu olaylar karşısında biraz cesaretlidir insan bilir ki gurur yaptığı şey aslında onu ileriye taşımayacaktır. Bu nedenle ilerlemek için gururunu da ezip geçmeyi bilmiyordur insan....
SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Bedenini kalbine mezar kılmadan
Yazan EDA GÖKÇE
Kalp kaç ritimle atar
Kalbimin ritmine bir nota daha eklemeye başlıyorum. Öğrenemediğim kaç duygu daha var. Kaçı güzel kaçı kaçamaklı bilmiyorum.
Sadece biliyorum ki her günün başlangıcında ve her günün sonunda benden farklı bir ben oluyorum. Bazen kalbimdeki ritimler, birbirine karışıyor. Bazen de içime sığmaz olup göğüs kafesiminden dışarıya fışkırmak isteyişiyle sarsılıyorum.
Sahi kalp kaç ritimle atar biliyor musunuz? Kaçıncısında göğüs kafesimiz dolup taşar. Tüm duygular için bu böyle mi?
Karşılaştığımız her duygunun ilk anı tarif edilir gibi değildir. Mutluluk barındırsın acı taşısın bir gerçeği var uyku kaçırır türden olur. Bazen de iyi bir başlangıç sanırsın ki aradan kısa bir zamanın ardında iç çekişmelere sebep olan engellerle karşılaşırsın... Bu tıpkı yeni tanışan iki insan gibidir. Önlerindeki engelleri göremeyip, hayatlarının genel bir taslağını oluşturmaya başlarken ikisinden birinin ölümcül bir hastalığının ortaya çıkması gibidir. Aksiler, hayatın her yerinde çelme takmayı hep başarırlar. Arda arda onca farklı duyguyu yaşatırlar. Birine alışmazken henüz, bir sürü sevinçlerin acıyla bütünleştiği o durak insanın ömründen bir anda yılları götürüverir.
Hayatın kolay olmadığını, yaşamının bir bedel ödemek olduğunu söylüyoruz nitekim. Ama buna rağmen küçük kırıntıları bir araya getirip umut inşa etmeye başlıyoruz. Korkuları sır perdelerin ardına saklayıp hayatın güzel tarafına ışıklar yakıyoruz. Ve burada haklıyız zira başka türlü kendimizle baş edecek değiliz.
..
Müzik Tiklerimi Durduruyor
Bugün bir hikayemiz var. Hikayemize geçmeden önce kendim dahil herkese bir kaç soru soracam, doğrusu herkesin kendisine bu soruları sormasını isteyecem. İlk ne zaman hatırlamaya, anlamaya kendinizi fark etmeye başladınız? Mesela ben karanlık bir gece de kedilerin miyavlamasını milat kabul ediyorum. Öncesi yok bende küçüktüm, küçükler küçüklüğünü hatırlayamazlar. Etrafıma baktığımda iki kolum, iki bacağım, iki gözüm, iki kulağım bir de burnum vardı. Konuşmayı, görmeyi ve duymayı da biliyordum. Bir çok şeye sahiptim diye düşünüyorum. Ve bu durumu hiç sorgulamadım. Neden kolum, bacağım, gözüm, kulağım yok diye hiçte düşünmedim. Hatta olmadığı için bu durumu yadırgamadım. Peki siz hatırladığınız o ilk andan beri mevcut fiziksel ve doğuştan gelen kalıtsal rahatsızlıklarını yadırgıyormusunuz? En önemlisi de sizden daha mantıklı, daha zeki daha inanç sahibi biri karşısında kendinizi aptal gibi hissediyor musunuz? Bu durum karşısında insanların size nasıl yaklaşmasını beklersiniz? Siz fiziksel ve zihinsel olarak eksik bir birey olarak torpil görmek mi istersiniz yoksa sınıfsal tüm ayrıcalıklardan sıyrılmış bir birey olarak herkesle eşit seviyede olmak mı? Anlamadıysanız daha radikal bir şekilde ifade edeyim. Toplumun deyişiyle özürlü muamelesi görmek ayrıcalık olarak kabul eder misiniz?
Hatırladığınız ilk anı nörolojik(beyin kaynaklı) bir rahatsızlık olsun. Bu rahatsızlık istemsiz, ani, hızlı beden tikleriniz ve garip bir ses çıkarmanız olsun. Hatırladığınız o ilk andan beri bu durumla karşı karşı karşıyasınız. Acaba bu durumu kendiniz için kusur görüp kendinizi yadirgar mısınız? Bu size tuhaf gelir mi? Tiklerinizi kontrol edememek size zor gelir mi?
Ben kendi cevap hakkımı bu hikayeyi yazmama müsade eden Seyithan Sevinç arkadaşımıza vermek istiyorum. "Evet tuhaf. Kafa sallamazsam, ses çıkarmazsam kendimi çok tuhaf hissediyorum. Yahu niye zor olsun. Tourette Sendromu olmamak nasıl bişey bilmiyorum ki. Hiç bu Tourette sendromsuz olmadım ki tuhaf hissedeyim. Doğuştan göz kırpma özelliğin var diye 'Aha göz kırptım gidip anneme haber verin. Gözüm bir açılıp bir kapanıyor. Bana bir şeyler oluyor.' diyor musun? Aksine tiklerim olmazsa tuhaf hissederim. Bana da senin sessiz ve hareketsiz halin tuhaf geliyor."
Buraya kadar tamam. Peki Tourette Sendromlulara veya başka tür rahatsızlık olarak gördüğün insanlara karşı nasıl davranmak lazım. Cevap çok basit hiç bişey yapmamak, onlarda bizim gibi dediğin anda büyük bir sınıfsal ayrıma başlamış oluyorsun. Ayrıca rahatsız olarak gördünüz insanlara karşı özel bir sevgiye ihtiyaç yoktur. "Sevgi gostereceksiniz, sevgilinize, annenize babanıza sevgi gösterin." der hikayenin kahramanı...
Buraya kadar olan herşey hikayenin normal tarafıdır. Hikayemizin garipsenecek tek tarafı müziğin ve şiirlerin bu tikleri terbiye etmesidir. Beni etkileyen kısım da budur.
Seyithan Sevinç "Tek çarem gitarım. Acil ilk yardım tektiğim onu elime aldığımda tiklerim durur." der. Müziğin ruhun gıdasını olduğunu hep söylüyorduk ama hiç şahitlik etmemiştik. Kesinlikle müziğin sadece ruhun değil artık bedenin de gıdası olduğuna şahidim. Devamında müzikle tanışmasını isteyerek olduğunu söyleyen Seyithan bunun sonrasında zorunluğa dönüştüğünü söylüyor. Müziğin bu tiklerin dermanı olduğunu ilkokul üçüncü sınıfta şarkı söylediğinde fark ettiğini dile getiriyor. Daha öncesinde kendi kendine şarkı söylediğinde durdurduğunu ama ilk defa topluluk önünde tiklerin durması müzik sayesinde olmuştu.
Ama buna sadece müziğin mucizesi demekte doğru değil, Seyithan arkadaşımız yine şiir okurken için de bu durumun geçerli olduğunu, abisinden etkilendiği fotoğrafçılıkta da kadraja bir manzarayı aldığında durduğunu ve bunun kendisi için touretsiz bir dünyaya bakış olarak değerlendirir. Esasında bu durum sanat disiplininin verdiği konsantrasyon ile ilgilidir. İnsanın içindeki o sanatçı ruhun dışa yansımasıyla ilgilidir. Seyithan Sevinç'in gerçek anlamda sanatçı ruhuna sahip olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu durum karşısında sanatın vazgeçilmez bir güzellik olduğunu anlamaya başlıyorum. İster kitap okuyun, ister müzik dinleyin, isterseniz bir tabloya dalıp gidin. Ya da herhangi birisini icra edin, farketmez. O sanat ruhu varsa içinizde mutlaka o disiplini sağlarsınız.
Peki siz müziğin, şiirin ve tüm sanatların gücüne inanıyor musunuz? Okuduğunuz tek bir satır, dinlediginiz tek bir söz, baktığınız tek bir görsel sizde etkiler uyandırıyor mu? Umut pencerelerinizi açıyor musunuz? İnançlarınız güç kazanıyor mu? Herşeyden önemlisi kendi kimliğinizi nerde arıyorsunuz? Sanırım, cevaplarını bildiğimiz bu kadar soru sormak bize yeter.
Heft Reng Seyithan Sevinç'e bu yazının yayınlanmasında gösterdiği anlayış için ve katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederiz.
İçimizde Umut Var
İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...
İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...
İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.
İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...
Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!
Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...
Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.
Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Acıyla Yüzleşmek
Çok defa tökezlediğimiz ve bir mücadele süreci olan bu hayatta çok isterdim, size her şey güzel olacak demeyi... Lakin üzülerek hayatın bu kadar kolay olmadığını hatırlatmak zorundayım. Bu nedenle kolay olarak sınıflandıracak kadar güzel hayal edemeyiz hayatı... Farkında olmak ve bunu başaramamak... Hem Farkında olacak kadar kolay olsaydı hayat... Muhtemelen herkes mutlu olurdu. Sizce de öyle değil mi? Hem mutsuzken insanlar denizin maviliği, papatyaların güzelliği, kısacası doğanın güzelliğini ne ifade edebilir. Sorunlarla mücadele etmek kolaydır denildi bizlere ama kimse kolaymış gibi davranmadı.
Önce idrak etmek gerek sonra kabullenmek daha sonra harekete geçmek ve en sonunda güzel sonuçlanmasını beklemek belki dua etmek. Kısaca acı ve devamında gelen onca sıkıntı için genel geçer yol budur. Peki öğrendiğimiz şey ne? Bu yolculuk bize ne kattı? Tekrarı olursa ne yapmalıyım? Kendi adıma beni en iyi anlayan insanın benimle aynı şeyleri yaşamış aynı zorluklarla mücadele etmesi gerektiğini düşündüm. O kadar kolay ki birini yargılamak evet sen de böyle yapmalıydın demek. Madem herkes o kadar bilgili öngörülü o zaman neden mutsuzlar. Hayatlarından şikayetçi ve olmak istediği yerlerde değiller. Öğrenememiş veya yeteri kadar büyüyememişlerdir belki de… Herkesin acıyla başa çıkma yöntemi farklıdır. Kimi canını yakanın canını yakar, kimisi kendi canını daha çok yakar, kimi de geçiştirir sadece cesaret edemez acıyla yüzleşmeye... Ama hepsinin de tek ortak noktası vardır;büyümek. İnanın acıyla nasıl başa çıktığınız kadar sonucu da o kadar önemli ki…
Ben büyüdüğümü canımın en çok yandığı ama annemin artık geçecek kızım üzülme demediği o gün anladım. Zor bir andı kimse kimseyi duymuyordu bir koşuşturma bir hengame… Arabanın arka camından bakarken, terkedilmiş bir ev değil çocukluğum orası dedim. Koşup sarılmak geliyordu içimden o eve ama yapamıyor gittikçe daha çok uzaklaşıyordum. Kimse yoktu sessizdi bu korkutucu bir sessizlikti. Öğrendiğim boğazımı düğüm düğüm eden o gerçek bana çok yol gösterdi. Sesimi bile çıkaramadığım acı meğer ne çok güzelliğe gebeymiş. Babam bana hep ne kadar hayat dolusun der. Dışarıya yansıtmadığım çok şey var belli ki. Ben acısını yaşamaktan korkan kaçan biri iken büyüdüğümü hissettim. Acılarınızdan kanayan yerlerinizden öpün kendinizi. Ben çocukluğumu kucak dolusu öperek büyüttüm. Kendinize kızmayın, yaşanılması gerekiyordu ve ne yaparsanız yapın bazı olasılıklar değişmeyecekti. Büyüdüm deyin. Evet koca koca adamlar, kadınlar olduk yaraları olan, kimsenin saramadığı kadar derin. Kanayan yarımıza dur demesek bile tuz basmamayı öğrendik.
Hisler Evreni
Hislerin en gerçeği en acımasız olanı ile başlamak istiyorum, korku… Korkunun temelinde bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizle ilgilidir. En basite indirgeyecek olursak karanlıktan korkan bir canlı bulunduğu ortamda ne olduğu bilmediği ve tamamen hayal dünyasında kendisi var ettiği ve var ettikleriyle endişeler geliştiriren bir olgudur.
Aslında tüm duygular birbirinin içine gizlenmiş gibidir. Ve aralarında kopulmaz bağlar var. Duygularımıza verdiğimiz isimler de hislerimizin yoğunluğuyla ilişkilidir. Ama aralarında hep ilişkiler vardır. Tıpkı heyecan, endişe ve korku gibi öyle derin bağlarla bağlılar bu mükemmel üçlü…
Neden mükemmel çünkü yapmak istediğiniz veya yapmaya yeltendiğiniz olayları yapıları olguları bu üçlü kontrol eder. Heyecan komut verir der ki; o kadar olumsuz düşünceye rağmen başarabilir miyim? Endişe devam eder; ya başaramazsam? Ve korku gelir hepsinin üzerine çöker der ki; kaç durma kaç? Tüm bunlarla yüzleşmeye çalışan 1300 gr beynimiz duygularımız karşısında mantıksal yol ararken kendine, hislerimiz mantıksal yönlerimizin önüne setler örer ve her şeyi mahveder. Hayal kırıklığı, pişmanlık...
Ama siz yine de aklınıza güvenip duygularınızı da köreltmeyin. Korkularınızla gerçeği fark edin. Heyecanınızla korklara yürürün. Bu yürüşünüzde endişe duyacağınız birşeyler de var olmalı. Ama yine de kaçmayı düşünmeyin.
Hislerin en kuvvetlisi olanına gelirsek umut derim... Mümkün olmayan herhangi bir şeye inandırabilir, tüm zamanlar boyunca insanı bekletebilir ve geleceğe dair tüm hayalleri içselleştirip kendine bir yol çizdirtebilir. Hem çok saftır hemde insanı bir ihtimal uğruna peşinde sürükleyecek kadar tehlikelidir umut.
Daha sayabileceğim örneklendirebileceğim birçok duygu var elbette... Peki tüm bu hislere rağmen nasıl bir tutum sergilemeliyiz? Yıllarca sorulmuş olan mantık mı yoksa hisler mi? Tabi ki kesin bir cevap veremeyiz. Her ikisiyle tercih yapmayı öğrenmeliyiz... Ne zaman mantık devreye girer ne zaman his devreye girer bunlara açıklık getirmeliyiz. Öncelikle insanın kendini tanıması gereklidir. İstersen başarılı olursun. İstersen dünyanın en zengin adamı olursun. Ne istediğini bilirsen mutlu dahi olursun. Hatta ne istemediğini bilirsen ne istediğine daha kolay ulaşabilirsin...
Ömür Dediğin
Size küçük bir sır vereyim mi? Bütün hayallerimiz güzeldir. Bunun yanında derin izlerimiz var. Bu derin izler hep hayallerimizin önüne perdeler çekiyor. Hal böyle olunca girişte sorduğum sorular anlamını yitiriyor. Yok bazılarımız hayal kurmaktan korkuyoruz. Çünkü kurduğumuz gibi olmuyor yaşantımız... Payımıza bir keresine keder düşmüştür. Ne yazıktır ki kurtuluşu olmayan bir yol görünmüştür. Biz bir keresine umudumuzu güzelliklerden yitirmişiz. Sonra güzel olan hayallerimizi duvarlar arasına hapsetmişiz.
Ah biraz farkında olsak ne kadar anlamsız, ne kadar olduk olmadık şeyler için ne kadar anlamlı, ne kadar güzel şeylerden vazgeçmişiz. Yaşayacağımız üç beş günlük dünyada ne uğruna feda etmişiz güzel günlerimizi... İşin özü şu aslında duygularımızı ne köreltelim ne de heva edip yüceltelim. Her zaman orta yol olduğunun bilincinde olalım... Aksi halde ömür dediğimiz üç beş günümüzü acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle anlamsız bir o kadar bir hiçlikle yitireceğiz.
Siz en iyisi ayrılıklarınızı, vedalaşmalarınızı, kavgalarınızı ve daha bir çok eylemlerinizi hayallerinizle süsleyin. Varsın gerçekleşmesin. Varsın güzel olmasın. Unutmayın! Yapraklar sararırken aynanın karşısında yüz hatlarımızdaki buruşukları farkediyoruz... Mevsim geçişlerinde yaşlanıyoruz, bir kış gününde saçlarımıza aklar karışıyor... Bir de bakmışız bir yaz gününde ölmüşüz....
Ömür dediğimiz şu kısa sürede bari hayallerimiz eksik kalmasın. Hayallerimizle bir çok eksiğimizi tamamlayabiliriz. Unutmayın!
İnsanlar Diyorum
Sonra aklımda kurduklarımın elde tutar bir tarafı olmadığını farkettim. O an durdum. İnanmak istemedim. Ve kabullendim. İnsanlar mı değişiyor yoksa bir müddet sonra insanları gerçekten tanımaya mı başlıyoruz? En çokta bu soru kafamı kurcaladı. En çokta bu soru uykularımı kaçırdı.
Aklımda kurgulandıklarıma gelirsem, ne bileyim insan böyle her şeyden uzak herşeyden berrak herşeyden saf herşeyden şeffaf hisle yaklaştığı insanlar karşısında malesef ki hayal kırıklığı yaşıyor. Malesef ki hiçte istediği kadar güzel sonuçlar elde edemiyor. malesef ki hiç bir şey istediğimiz kadar pamuk tadında olmuyor.
Bu anı ilk yaşadığım andan beri artık hiçte eskisi kadar saf bir düşünceye sahip olamadım. İnsanlar resmen bana kötülüğü öğretmişlerdi. Malesef ki insanlar hakkındaki düşüncelerimde olumsuzluklar başlamıştı. Birazda onlar gibi olmaya başladım. Içime kin, öfke, nefret dolduruyordum ki. Bir an tak etti bende bir şeyler herkes gibi olsaydım. Ne farkım kalacaktı. "Herkes gibi olursanız ne farkınız kalır." Sırf biraz değişiklik olsun diye biraz da herkese benzemek istemediğim için kötüyle iyi arasında bir yerde kaldım. Kötü olamazdım. Sevemedim bir türlü kin, öfke, nefreti... İyi olamazdım. Biraz aldatıldığım için aynı kurguyu bir daha kurmak mümkün olmayacaktı.
Peki neler yapabilirdik. Ben ve benim gibiler hayatı iki tarafı uçurum olan bir yamacın kıyısında tek bir adım dahi atamayız. Güvensizlik ile telafi ettiğimiz bu süreç koca bir korku yığınıdır. Biriktire biriktere büyüttüğümüz korku yığını... Kurtulmak için sağlam adımlarla el ele tutuşarak sağlam bağlarla o yamaçtan inmeyi bilmemiz gerekir.