Bulutlar yüklerini kaldıramayınca, yeryüzüne yağmur olarak yağar. Zira insan için de bu durum böyledir. İnsan kendi iç dünyasında dolmaya başlar, bir sürü yükü aynı anda yüklemeye başlayınca taşacak bir liman, tutunacak bir dal, kendisini anlayacak bir dost ister. Tüm bu cümlelerimin üzerine çizikler atarak şöyle ifadeler geliştirmek istiyorum. Artık eskisi gibi güvenecek bir dal, bir insan göremiyoruz. Bu nedenle kendimizi artık bulutlarla kıyaslayacak durumda değiliz. Nitekim, inandığımız her insan bize koca bir hayal kırıklığını yaşatabiliyor. Ve biz artık bulutlar gibi olamayız. İçimizdeki yağmur tanelerini boşaltamayız. Bu ağır yükü kaldırmayı öğrenmeniz gerekecek... Belki de bu yükle yaşamayı öğrenmek gerekecek...
İfadeler
Öyle sanıyorum ki zaman zaman söylediklerim her şeyi ifade edecek türde değillerdir. İzahını yaptığım bulutların durumu bizimkisine benzer olsun ya da olmasın. Benim için ifadelerin durumu şöyle izah edilebilir. "Bütün ifadelerimi birer birer ipe asarken, içimde yalnız yatan kendimi bir arka bahçeye gömüyordum. Tüm kaçışların efendisine dönüşürken ruhum, bedenim öylece tutsak kalıyor." Ama insan en çok sevdiği durumların esiridir. Bizi tutsak eden gerçek budur. Özgürlüğe olan hayranlığımız ne kadar çok olursa olsun. İçimizde biriktirdiğimiz bir kaç yağmur tanesine boyun büküyor ruhumuz... Duyduğumuz en küçük bir olumsuzluk içimizdeki coşkuyu birden bire koca bir karanlığa sürükleyebiliyor. Bu nedenle bizim durumumuz bulutların durumuyla aynı olamaz.
Şimdi de kendimizle olan yüzleşmeye gelelim.
Mutlaka bir sürü hüzünle ve olumsuzluklarla karşılaşmışız. Hatta daha acısını da görmüşüz. Ama unuttuğumuz bir gerçeklik daha var. Acaba bizim için geçerli olan bu durum karşısında karşımızdaki insanlara olan yaklaşımlarımız nasıl? Hadi kendi açımızdan bakalım: Bizler ne kadar dürüst ve güvenilir bireyleriz. Sır tutmayı, güven vermeyi, insanlarımızı mutlu etmeyi ne kadar başarabiliyoruz? Evet her birimizin içinde birer burukluk vardır. Ama birlikte bunu neden aşamıyoruz. O samimiyeti, o içtenliği neden kazanamıyoruz? Neden insanlarımızın da ağır birer yüklerini olduğunu unutuyoruz. Ve sadece herkesin bize güzelce yaklaşması gerektiği beklentisi içerisine girerken bu beklentiyi neden insanlarımıza sunmuyoruz. Samimiyetle alıp veremediğiz nedir sizce? Herkesten bizi mutlu etmelerini beklerken, insanlarımıza birer tebessüm göstereremek samiyetimizi sorgulamamızı gerektirmez mi? Ne kadar kabul edersiniz bilmiyorum. Sevgi ve samimiyette biraz karşılık bekliyor gibi...
İşin güvensizlik boyutu
Toplum olarak ters giden bişeylerimiz var.
Herkeste vardır bir güvensizlik ve çoğu insandan duymuşsunuz ben artık kimseye güvenmiyorum demeleri... Haklısınız ben de aynı sizin gibiyim artık kimseye kolay kolay güvenmiyorum. Çünkü yüzünüze gülen insanlar arkanızda sizi yerin dibine gömüyordur. Yine sizin arkadaşlarınızla paylaştığınız tüm sırlarınız günü gelmiş size karşı ortağa saçılmışta olabilir. Belki de tek sorun sadece doğru insanı bulamamakta... Değer ve yargılarımızla örtüşemediğini söylediğimiz onca şeyin bize karşı kullanılması elbette bizde güvensizlikleri oluşturacak. Hatta bizi büyük bir yalnızlığa da sürükleyecek. İçimizi yağmur taneleriyle dolduran güvensizlik boyutu budur.
Genel olarak ters giden bişeylerimiz var. Bütün kavramların içini boşaltmışız nitekim. Bu nedenle, ahlaki gelişimimiz noktasında bir yol alamıyoruz. Bu nedenle burukluklar saracak bizi, kimseye güvenmemeyi ilke edineceğiz. Yaşadıklarımız korkularımız olarak kalacak hayatımızda, yüklerimiz hep bizde yüklü kalacak taki biz yıkılana denk.
Bir insan, bir insanı tamamlıyordu; Biz de hala biraz eksikler vardı. Bir baharla uyanıyorsunuz, uyandığınızı düşler misiniz? Çiçekler açmış ve kelebeksiz. Gökkuşağından mor rengini eksiltin... İçinizi bir huzursuzluk kapladı mı? Bir yerleriniz incildi mi? Eksiklikler tam olarak bunu yapar. Bir boşluğa böyle girilir.
Bir insan, bir insanı tamamlıyordu; Bülbül küsmüş, güvercin kafese hapsedilmiş, papatyalar birer birer koparılıyor yaşamlarından... Oysa biz bir kelebeğin uçuşunda severdik insanlarımızı, kuşları kafeslefinden azad ederken tutunurduk yaşama, sevgimiz dilden dile öterken dost canlısı bir sarılmayla bulurduk kendimizi...
Ama son zamanların insanları yeryüzünü talan ederken beraberinde sevgilerini ve diğer tüm insanı duygularını da bir hiçe kurban ediyor. Sanıyorum ki bu durumu ancak böyle izah edebilirim. "Tabiata saygısı olmayan kendisine ve insanlığa da saygısı olmazmış."
Oysa insan sevginin tanımını öğrenmeye başlarken koruyucu kalkanını giymeli. Çünkü içinde yıkmak olan bir eylem sevgiye dönüşemezdi. Oysa sevgi gözlerden sakınmaktı, koruyabilmekti tüm güzellikleri... Şu nedenle severken sevdikleriniz için insanları, canlıları ve tüm tabiatı da sevin. Özgürlüğü uçuşan kuşlarla anımsayalım... Papatyalar ve tüm çiçekler koparılmadan sevgimizin birer süsü olsun... ve tüm güzelliklerle bir insan bir insanı tamamlasın...
Bulutlar yüklerini kaldıramayınca, yeryüzüne yağmur olarak yağar. Zira insan için de bu durum böyledir. İnsan kendi iç dünyasında dolmaya başlar, bir sürü yükü aynı anda yüklemeye başlayınca taşacak bir liman, tutunacak bir dal, kendisini anlayacak bir dost ister. Tüm bu cümlelerimin üzerine çizikler atarak şöyle ifadeler geliştirmek istiyorum. Artık eskisi gibi güvenecek bir dal, bir insan göremiyoruz. Bu nedenle kendimizi artık bulutlarla kıyaslayacak durumda değiliz. Nitekim, inandığımız her insan bize koca bir hayal kırıklığını yaşatabiliyor. Ve biz artık bulutlar gibi olamayız. İçimizdeki yağmur tanelerini boşaltamayız. Bu ağır yükü kaldırmayı öğrenmeniz gerekecek... Belki de bu yükle yaşamayı öğrenmek gerekecek...
İfadeler
Öyle sanıyorum ki zaman zaman söylediklerim her şeyi ifade edecek türde değillerdir. İzahını yaptığım bulutların durumu bizimkisine benzer olsun ya da olmasın. Benim için ifadelerin durumu şöyle izah edilebilir. "Bütün ifadelerimi birer birer ipe asarken, içimde yalnız yatan kendimi bir arka bahçeye gömüyordum. Tüm kaçışların efendisine dönüşürken ruhum, bedenim öylece tutsak kalıyor." Ama insan en çok sevdiği durumların esiridir. Bizi tutsak eden gerçek budur. Özgürlüğe olan hayranlığımız ne kadar çok olursa olsun. İçimizde biriktirdiğimiz bir kaç yağmur tanesine boyun büküyor ruhumuz... Duyduğumuz en küçük bir olumsuzluk içimizdeki coşkuyu birden bire koca bir karanlığa sürükleyebiliyor. Bu nedenle bizim durumumuz bulutların durumuyla aynı olamaz.
Şimdi de kendimizle olan yüzleşmeye gelelim.
Mutlaka bir sürü hüzünle ve olumsuzluklarla karşılaşmışız. Hatta daha acısını da görmüşüz. Ama unuttuğumuz bir gerçeklik daha var. Acaba bizim için geçerli olan bu durum karşısında karşımızdaki insanlara olan yaklaşımlarımız nasıl? Hadi kendi açımızdan bakalım: Bizler ne kadar dürüst ve güvenilir bireyleriz. Sır tutmayı, güven vermeyi, insanlarımızı mutlu etmeyi ne kadar başarabiliyoruz? Evet her birimizin içinde birer burukluk vardır. Ama birlikte bunu neden aşamıyoruz. O samimiyeti, o içtenliği neden kazanamıyoruz? Neden insanlarımızın da ağır birer yüklerini olduğunu unutuyoruz. Ve sadece herkesin bize güzelce yaklaşması gerektiği beklentisi içerisine girerken bu beklentiyi neden insanlarımıza sunmuyoruz. Samimiyetle alıp veremediğiz nedir sizce? Herkesten bizi mutlu etmelerini beklerken, insanlarımıza birer tebessüm göstereremek samiyetimizi sorgulamamızı gerektirmez mi? Ne kadar kabul edersiniz bilmiyorum. Sevgi ve samimiyette biraz karşılık bekliyor gibi...
İşin güvensizlik boyutu
Toplum olarak ters giden bişeylerimiz var.
Herkeste vardır bir güvensizlik ve çoğu insandan duymuşsunuz ben artık kimseye güvenmiyorum demeleri... Haklısınız ben de aynı sizin gibiyim artık kimseye kolay kolay güvenmiyorum. Çünkü yüzünüze gülen insanlar arkanızda sizi yerin dibine gömüyordur. Yine sizin arkadaşlarınızla paylaştığınız tüm sırlarınız günü gelmiş size karşı ortağa saçılmışta olabilir. Belki de tek sorun sadece doğru insanı bulamamakta... Değer ve yargılarımızla örtüşemediğini söylediğimiz onca şeyin bize karşı kullanılması elbette bizde güvensizlikleri oluşturacak. Hatta bizi büyük bir yalnızlığa da sürükleyecek. İçimizi yağmur taneleriyle dolduran güvensizlik boyutu budur.
Genel olarak ters giden bişeylerimiz var. Bütün kavramların içini boşaltmışız nitekim. Bu nedenle, ahlaki gelişimimiz noktasında bir yol alamıyoruz. Bu nedenle burukluklar saracak bizi, kimseye güvenmemeyi ilke edineceğiz. Yaşadıklarımız korkularımız olarak kalacak hayatımızda, yüklerimiz hep bizde yüklü kalacak taki biz yıkılana denk.
Bir insan bir insanı tamamlıyordu
Bir insan, bir insanı tamamlıyordu; Biz de hala biraz eksikler vardı. Bir baharla uyanıyorsunuz, uyandığınızı düşler misiniz? Çiçekler açmış ve kelebeksiz. Gökkuşağından mor rengini eksiltin... İçinizi bir huzursuzluk kapladı mı? Bir yerleriniz incildi mi? Eksiklikler tam olarak bunu yapar. Bir boşluğa böyle girilir.
Bir insan, bir insanı tamamlıyordu; Bülbül küsmüş, güvercin kafese hapsedilmiş, papatyalar birer birer koparılıyor yaşamlarından... Oysa biz bir kelebeğin uçuşunda severdik insanlarımızı, kuşları kafeslefinden azad ederken tutunurduk yaşama, sevgimiz dilden dile öterken dost canlısı bir sarılmayla bulurduk kendimizi...
Ama son zamanların insanları yeryüzünü talan ederken beraberinde sevgilerini ve diğer tüm insanı duygularını da bir hiçe kurban ediyor. Sanıyorum ki bu durumu ancak böyle izah edebilirim. "Tabiata saygısı olmayan kendisine ve insanlığa da saygısı olmazmış."
Oysa insan sevginin tanımını öğrenmeye başlarken koruyucu kalkanını giymeli. Çünkü içinde yıkmak olan bir eylem sevgiye dönüşemezdi. Oysa sevgi gözlerden sakınmaktı, koruyabilmekti tüm güzellikleri... Şu nedenle severken sevdikleriniz için insanları, canlıları ve tüm tabiatı da sevin. Özgürlüğü uçuşan kuşlarla anımsayalım... Papatyalar ve tüm çiçekler koparılmadan sevgimizin birer süsü olsun... ve tüm güzelliklerle bir insan bir insanı tamamlasın...