Heft Reng Site

  • Ana Sayfa
SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ
Acı Aşka Dair hayata dair Hikaye Sevgi

SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ

H
Heft Reng
Devamini oku →
Müzik Tiklerimi Durduruyor
Hakikat hayata dair Hikaye Tourette Sendromu Tüm Yazılar

Müzik Tiklerimi Durduruyor

H
Heft Reng
Devamini oku →
İçimizde Umut Var
hayata dair Hikaye inanç Tüm Yazılar Umuda Dair

İçimizde Umut Var

H
Heft Reng
Devamini oku →
Turuncu Başlıklı Kız
Anılar Aşka Dair Hikaye Tüm Yazılar

Turuncu Başlıklı Kız

H
Heft Reng
Devamini oku →
Basit Hataların Sarmaşıklarıyız
Acı Aşka Dair Hakikat hayata dair Hikaye Tüm Yazılar Umuda Dair

Basit Hataların Sarmaşıklarıyız

H
Heft Reng
Devamini oku →
Yarım Hikayeler
hayata dair Hikaye Tüm Yazılar

Yarım Hikayeler

H
Heft Reng
Devamini oku →
← Daha eski

Heft Reng Site

Hayata Dair

Etiketler

Acı aile Anılar aşk Aşka Dair deneme Duygular düşünce Düz yazı edebiyat Hakikat hayata dair Hikaye İhtimal inanç insan İnsana Dair Kısa Yazılar Kitap incelenmesi Korku Özgürlük Sevgi Sizden Gelenler Suzan Suzi Şairden Şiirler şiir Tourette Sendromu Tüm Yazılar Umuda Dair Umut ve acının mücadelesi yaşam

Arsiv

SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ

H
Heftreng
schedule5 xul
5517071238025163780
SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ
https://bende-varim.blogspot.com/2020/10/sustukca-savruluyoruz.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiVl_8ic9_V-yTd0TCAs8MMTQ60dvQKeQP14yzfyiw0TcyhXJZL4rorif6shVJ0suEgLn6o7v6QwlfxDYiNq1VTL9GAy0cWqMYI1T0qUxYeFr3xIpHeaVAjmxf_vQ6mmXH5a49bbuBRKSs/s320/Screenshot_20190216005800.jpg
Heft Reng

“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?

Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….

Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.

Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…

Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
 Bedenini kalbine mezar kılmadan                                                 

                  Yazan EDA GÖKÇE

Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

Müzik Tiklerimi Durduruyor

H
Heftreng
schedule5 xul
5715795837177720879
Müzik Tiklerimi Durduruyor
https://bende-varim.blogspot.com/2020/04/muzik-tiklerimi-durduruyor.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEihy_qDbijkpnROiSIs0E47CpWetATSM2e8dI8TzZ8wphOw61hLsZ6xsvtG30tFPk0fZLAlOTb759VG2dk78USGKJy3FPi723AgLPMsIcVCBLCZ5gg3caoaIAk9EwSCQYnYF-DF1RLg6qA/s320/Capture%252B_2020-04-25-14-55-16.png
Heft Reng
Bugün bir hikayemiz var. Hikayemize geçmeden önce kendim dahil herkese bir kaç soru soracam, doğrusu herkesin kendisine bu soruları sormasını isteyecem. İlk ne zaman hatırlamaya, anlamaya kendinizi fark etmeye başladınız? Mesela ben karanlık bir gece de kedilerin miyavlamasını milat kabul ediyorum. Öncesi yok bende küçüktüm, küçükler küçüklüğünü hatırlayamazlar. Etrafıma baktığımda iki kolum, iki bacağım, iki gözüm, iki kulağım bir de burnum vardı. Konuşmayı, görmeyi ve duymayı da biliyordum.  Bir çok şeye sahiptim diye düşünüyorum. Ve bu durumu hiç sorgulamadım. Neden kolum, bacağım, gözüm, kulağım yok diye hiçte düşünmedim. Hatta olmadığı için bu durumu yadırgamadım. Peki siz hatırladığınız o ilk andan beri mevcut fiziksel ve doğuştan gelen kalıtsal rahatsızlıklarını yadırgıyormusunuz? En önemlisi de sizden daha mantıklı, daha zeki daha inanç sahibi biri karşısında kendinizi aptal gibi hissediyor musunuz? Bu durum karşısında insanların size nasıl yaklaşmasını beklersiniz? Siz fiziksel ve zihinsel olarak eksik bir birey olarak torpil görmek mi istersiniz yoksa sınıfsal tüm ayrıcalıklardan sıyrılmış bir birey olarak herkesle eşit seviyede olmak mı? Anlamadıysanız daha radikal bir şekilde ifade edeyim. Toplumun deyişiyle özürlü muamelesi görmek ayrıcalık olarak kabul eder misiniz?

Hatırladığınız ilk anı nörolojik(beyin kaynaklı) bir rahatsızlık olsun. Bu rahatsızlık istemsiz, ani, hızlı beden tikleriniz ve garip bir ses çıkarmanız olsun.
Hatırladığınız o ilk andan beri bu durumla karşı karşı karşıyasınız. Acaba bu durumu kendiniz için kusur görüp kendinizi yadirgar mısınız? Bu size tuhaf gelir mi? Tiklerinizi kontrol edememek size zor gelir mi?

Ben kendi cevap hakkımı bu hikayeyi yazmama müsade eden Seyithan Sevinç arkadaşımıza vermek istiyorum. "Evet tuhaf. Kafa sallamazsam, ses çıkarmazsam kendimi çok tuhaf hissediyorum. Yahu niye zor olsun. Tourette Sendromu olmamak nasıl bişey bilmiyorum ki. Hiç bu Tourette sendromsuz olmadım ki tuhaf hissedeyim. Doğuştan göz kırpma özelliğin var diye 'Aha göz kırptım gidip anneme haber verin. Gözüm bir açılıp bir kapanıyor. Bana bir şeyler oluyor.' diyor musun? Aksine tiklerim olmazsa tuhaf hissederim. Bana da senin sessiz ve hareketsiz halin tuhaf geliyor."

Buraya kadar tamam. Peki Tourette Sendromlulara veya başka tür rahatsızlık olarak gördüğün insanlara karşı nasıl davranmak lazım. Cevap çok basit hiç bişey yapmamak, onlarda bizim gibi dediğin anda büyük bir sınıfsal ayrıma başlamış oluyorsun. Ayrıca rahatsız olarak gördünüz insanlara karşı özel bir sevgiye ihtiyaç yoktur. "Sevgi gostereceksiniz, sevgilinize, annenize babanıza sevgi gösterin." der hikayenin kahramanı...


Buraya kadar olan herşey hikayenin normal tarafıdır. Hikayemizin garipsenecek tek tarafı müziğin ve şiirlerin bu tikleri terbiye etmesidir. Beni etkileyen kısım da budur.

Seyithan Sevinç "Tek çarem gitarım. Acil ilk yardım tektiğim onu elime aldığımda tiklerim durur." der. Müziğin  ruhun gıdasını olduğunu hep söylüyorduk ama hiç şahitlik etmemiştik. Kesinlikle müziğin sadece ruhun değil artık bedenin de gıdası olduğuna şahidim. Devamında müzikle tanışmasını isteyerek olduğunu söyleyen Seyithan bunun sonrasında zorunluğa dönüştüğünü söylüyor. Müziğin bu tiklerin dermanı olduğunu ilkokul üçüncü sınıfta şarkı söylediğinde fark ettiğini dile getiriyor.  Daha öncesinde kendi kendine şarkı söylediğinde durdurduğunu ama ilk defa topluluk önünde tiklerin durması müzik sayesinde olmuştu.


Ama buna sadece müziğin mucizesi demekte doğru değil, Seyithan arkadaşımız yine şiir okurken için de bu durumun geçerli olduğunu, abisinden etkilendiği fotoğrafçılıkta da kadraja bir manzarayı aldığında durduğunu ve bunun kendisi için touretsiz bir dünyaya bakış olarak değerlendirir. Esasında bu durum sanat disiplininin verdiği konsantrasyon ile ilgilidir. İnsanın içindeki o sanatçı ruhun dışa yansımasıyla ilgilidir. Seyithan Sevinç'in gerçek anlamda sanatçı ruhuna sahip olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu durum karşısında sanatın vazgeçilmez bir güzellik olduğunu anlamaya başlıyorum. İster kitap okuyun, ister müzik dinleyin, isterseniz bir tabloya dalıp gidin. Ya da herhangi birisini icra edin, farketmez. O sanat ruhu varsa içinizde mutlaka o disiplini sağlarsınız.

Peki siz müziğin, şiirin ve tüm sanatların gücüne inanıyor musunuz? Okuduğunuz tek bir satır, dinlediginiz tek bir söz, baktığınız tek bir görsel sizde etkiler uyandırıyor mu? Umut pencerelerinizi açıyor musunuz? İnançlarınız güç kazanıyor mu? Herşeyden önemlisi kendi kimliğinizi nerde arıyorsunuz? Sanırım, cevaplarını bildiğimiz bu kadar soru sormak bize yeter.

Heft Reng
Seyithan Sevinç'e bu yazının yayınlanmasında gösterdiği anlayış için ve katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederiz.

Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

İçimizde Umut Var

H
Heftreng
schedule5 xul
3484987868463212529
İçimizde Umut Var
https://bende-varim.blogspot.com/2020/04/icimizde-umut-var.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEizorFE5P9tGjsbvbJ784nRn0vmD7firnkYkDboa8Vt_soV0JXph-4VcAopdlamuP6dfxOgbh2DWikWTTTnUiIiud-iWA01nrxYSSd9RPKwgE6vYW5jgip9Xxhx5PLcCJGcGdSAXeEdBNg/s320/Capture%252B_2020-04-21-19-05-43.png
Heft Reng
İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...

İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...

İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.

İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...

Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!

Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...


Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.

Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.

Yazan: Heft Reng

Müzik: Çiğdem Taştan


Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

Turuncu Başlıklı Kız

H
Heftreng
schedule5 xul
3354146074487290258
Turuncu Başlıklı Kız
https://bende-varim.blogspot.com/2020/01/turuncu-baslkl-kz.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgj-qVxJf5PKHqI6JbsMiDKFwBNgS7O6vlTTArgeQMCu2cD2GdPkNZljiKFUdXIMT6pjMBRC5b3p8o14GLUjhml67k2GC-8mdqu5rLCImq4-BqFelS5vvdvgK9MMwVwMwO3am4CinnnIeo/s320/Capture%252B_2020-01-09-18-51-50.png
Heft Reng

Bazı günlerde birden gözlerimi açarak uyanırım. Üzerimden yorganı atar ve oturmaya başlarım. Gülümserim gülümserim ve ardından bir daha gülümseyip kahkaha atarım. Şarkı söyleyerek o nefret ettiğim yatak örtüsünü zevkle düzeltmeye başlarım. Hissettiğim şey tam olarak coşku, mutluluk ve heyecan. Hayır güzel bir rüyadan uyanmadım. Hatta rüya bile gördüğümü hatırlamıyorum. Bedenimi saran mükemmel bir enerji ile doluyum sanki. Aramızda kalsın ben biraz deli olabilirim.

 Bu sabah ta öyle uyandım. Sanırım bugün hayatımın dönüm noktası. Evet kesinlikle tam olarak hissettiğim bu. Bugün harika şeyler olacak. Güzel uyanışımın bir anlamı olmalı değil mi? Yüzümü yıkadım kendime baktım ve sen efsane bir kadınsın dedim kendi kendime. Mutfağa geçip çay demledim ve caz müzik listemi açtım Louris Armstrong vardı listenin ilk başında. 2 yumurta haşladım tabağıma 3 tane yeşil zeytin yarım havuç, elma ve  biraz peynir koydum. Bunları yaparken dans ettim. Neşemse kat kat çoğalan çikolata şöleni gibiydi. Kahvaltı fası bittikten sonra aklımda bir tek hazırlanıp kendimi dışarı atmak vardı.  Belki de bugün hayatımın aşkı ile karşılaşacağım dedim içimden. İnanılmaz ruh eşimi bulacağım. Evet evet karşılaşacağız. Belki otobüs durağında ya da dersliğe giderken hayır hayır eve dönerken… Acaba nasıl biri? Şiir sever mi ya da sahafa gitmekten hoşlanır mı, beni tanır mı, ben onu hisseder miyim? Yakışıklı olsun ama çok ta yakışıklı olmasın hem ben kıskancım. naif bir adam olsun şöyle sakin anlamlı bakışları olsun. Saçmalama Asuman olmayan birini mi hayal ediyorsun gerçekten dedim kendi kendime...
Renklerin ve dokuların insanları harekete geçiren gizli güçleri olduğuna inanırım her zaman. Öyle güzel dokulu bir şey giymeliyim ki beni yansıtmalı diye düşünürken sabit ve sıkıcı fikirli olduğum için turuncu tuniğimi ve lacivert kot pantolonumu ( her zamanki gibi ) giymeye karar verdim. Ve dışarıya açılan kapıdan ilk adımımı attım. Derse geç kalmıştım ama umurumda değildi sakin sakin yürümeye başladım. Ve o da ne bir kedi beni takip ediyor normalde kedileri pek sevmem ama bugün o gün değil küçük kedicik sana kızmayacağım dedim, başını okşadım ve durağın yolunu tuttum. Otobüse bindim bakıyorum etrafa kimse yok sanki herkes telefon elinde bir şeylere bakıyor.

Okula geldim. Herkesi her şeyi seviyorum diye bağırmak geliyordu içimden ama ben dersliğe geçip o en ön sırada tek başıma sakince ve bir delilik yapmadan oturdum. Şimdilik farklı bir şey olmadı. Hoca geldi dersini anlattı gitti ara verdik sonra başka derse sonra başka… Öğle yemeği zamanı geldi yemek yedik yine her şey aynı olması gerektiği gibi. Ama ben bugün farklı uyanmıştım. Hani güzel olacaktı. Her neyse bir sonraki hafta sınav haftası olduğu için arkadaşlarımla sözleşip ders çıkışında kütüphaneye gidecektik belki de orda güzel bir şey olacak hala ümitliydim. Sıkıcı dersler bitti ve kütüphanenin yolunu tuttuk ama ben sağıma soluma çok dikkatli bir şekilde bakıyordum gözlerim birini arıyordu. Arkadaşım bu durumu fark etti iyi misin dedi gayet iyiyim sorun yok dedim. Oysa sadece hislerimin peşinden gidiyordum ne aradığımı bile bilmeden. Kütüphanenin içine girdik bir masaya oturduk ve ders çalıştık.
İnanabiliyor musunuz ders çalıştım sonra sıkılıp bir ara telefonuma baktım. O da ne bilmediğim bir numara beni aramıştı. Hem de 10 dakika önce. Numarayı kaydedip whatsaptan profil resmine baktım ama hiçbir şey yoktu. Herhalde yanlışlıkla aradı dedim kendi kendime. Sonra bir daha aradı. Heyecanlandım koşarak tuvalete gittim. Önce arayan kişinin ses vermesini bekledim.
-Asuman ?
- ( O da ne adımı biliyor) kimsiniz?
- günlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum en sonunda buldum seni neredesin?
- beyefendi sapık mısınız. yanlış aradınız herhalde iyi günler.
 Telefonu kapattım. Bu ne küstahlık bir de neredesin diyor. Utanmıyorlar genç kızların telefonunu alıp izinsizce aramaya diye geçirdim içimden ve yine aynı numara arıyor açıp beni bir daha rahatsız etmezseniz sevinirim diyecektim.
-Özür dilerim siz telefonu birden açınca ben de heyecanlandım bir an ne diyeceğimi şaşırdım Ben Bay A. sizinle ne zamandır tanışmak istiyordum ancak hiç yalnız kalmıyorsunuz. Yüz yüze konuşmak kendimi açıklamak isterim doğrusu…
- ( Gerçekten mi hislerim bana doğru mu söyledi. (ne yapacağım peki ) beyefendi sizi tanımıyorum.
- Aslında tanıyorsunuz sosyal medyadan birbirimizi takip ediyoruz isterseniz bakın
Telefonu tekrar kapattım. Yalan söylüyor sadece canı sıkılan biridir. Evet yalan söylüyor diye içimden söylenirken birden mesaj geldi.

-Sizi 1 sene önce meydan da bir köpeği severken gördüm istemsizce uzun uzun baktım büyüleyici bir gülümsemeniz vardı. Alalade bir gün sosyal medya sayfanız karşıma cıktı gönderilerinizi tek tek beğendim. Sizin mesaj atmanızı bekledim. Atmadınız. Sonra sizi daha çok merak edip çevrenizdeki insanları araştırdım. Bilirsiniz ki bu zamanda öyle kolay güvenilmiyor. Tam 3 gün önce... sokakta karşılaştık beni heyecanlandıran bakışınızı aklımdan çıkaramıyorum galiba beni harekete geçiren son nokta o bakışınız oldu. Ve en sonunda sizinle buluşmaya karar verdim tabi siz de uygun görürseniz. Pek dışarı çıkan biri değilimdir ancak söylediği doğru 3 gün önce o sokaktan geçmiştim ama ben onu hatırlamıyordum. Ne olacak şimdi ? Ne olduğunu bilmediğim adam ile buluşacak mıyım ve bu buluşma güzel uyandım diye mi ? Daha neler …

Yazar: Asuman AYDOĞAN

Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

Basit Hataların Sarmaşıklarıyız

H
Heftreng
schedule5 xul
6679246467508090724
Basit Hataların Sarmaşıklarıyız
https://bende-varim.blogspot.com/2020/01/basit-hatalarn-sarmasklaryz.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjOkbieJdD4XSYjK2SGpkGCG1uk9zLI8-0u68rR7H9Wo8rHFph3JnrR9UzOvPQJqd6KLkEgCjwQ9rtu2PWmcvkv9YiRTR_bz3tTyhUNgRW641LCFF0EgJFuNv9lEZI2Bk4ghusbvH7QG3Y/s320/Capture%252B_2020-01-06-00-23-26.png
Heft Reng
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız.  Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...

 Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz... 

Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz...
 Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...


Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...

Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.

 Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...

Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

Yarım Hikayeler

H
Heftreng
schedule5 xul
675007558787126336
Yarım Hikayeler
https://bende-varim.blogspot.com/2019/08/yarm-hikayeler.html
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEi5UeQss2xtlibOIScdLl2hJjAR_7SvXDAJ-V6ALpuBdqm5fxxKntHj6AXGjsRixiwoRuAvHPKEL8fUyEUAvIWMl3Jn9M5XasBcN556JX-iEu2ASolYNpfW-aVOqAupiclRP6W5tYXlt5k/s320/images.jpeg
Heft Reng


Günün sessiz vaktiydi. Ardından günler sessizliğe bürünmeye devam edecekti. Hikayemiz bu sefer bilinmeyen bir yerde kesiliyordu. Araya hiçleşmiş cümleler karışıyordu. Zaman hangi mevsimde durmuştu ki... Neden son otobüsü bekleyen boş duraklar gibi kalıyordu içimizdeki yollar... Varoluşumuz niçin amansızca donakalmıştı. Ve mısralarım şu cümleler kadar ahmakça birşeyler anlatamazken saçmalayan bir yanım kalıyordu geriye... Biz hangi cığlığın yankısıyız? Nereden eksilen hayatların devamıyız? Nasıl bir suça ortağız ki vebalini zalimce çekiyoruz...



Tüm hikayelerin hüzün kokan bir tarafı olmalı mı? Eskiden insanların hikayeleri acaba mutlu son ile bittiğinden mi filmler, romanlar, öyküler sonunda mutlu son olurdu. Ya da biz insanların mutluluk arzuları hep hayallerimizin bir parçası kalıp filmlerimizin, romanlarımızın, hikayelerimizin parçası mı oluyor sadece... Hangi bilinmezliğin çıkmazı bizi hapsediyor içine, sürüklendiğimiz bu yol hangi durakta son bulacak... Varacağımız o son durak hayallerimizin dilediği gibi mutlu sonlarla mı bitecek? Ve bir hikayeye, romana, filme konu olacak kadar kayda değer bir yaşantımız olacak mı? Yoksa bizde çoğunları gibi tarihin ücra köşelerinde yok mu olacağız.


Eğer hikayelerimiz bir yerlerde kesiliyorsa, cümlelerimiz saçmalamalarla dolanıyorsa etrafımıza hangi gerçeğimiz nasihat edebilir gelecek kuşaklara... Nice hikayeler varki gerçekten uzaktır. Büyüleyici bir dile sahip etkileci bu yönüyle, ama içeriği efsane gibi inandırıcığı yok... Bazı hikayeler de vardır. Yazılmamıştır, dilden dile dolandığı kadarıyla toplumda yer edinir. Oysa olması gereken, yazılmamış gerçek hikayeleri keşfedip yazabilmek o hikayelerde yer edinebilmek...


Kopuk satırlarımı bağışlayın dostlar, bazen bir hikayemiz olmayabilir. Bir yerlerde yarım kalmışta olabilir. Ama biliyoruz ki hiç cümle tamda içimizden geçeni satırlara dökecek kadar cesur değildir. Bu yönüyle hepimizin hikayeleri biraz eksiktir. Bu nedenle cesur adımlar atabilme arayışına bir giriş yapalım. Varsa öyle hikayeleriniz dilinize varamayacak kadar utangaç, yazıya dökülemecek kadar korkak, ve kimsenin bilmesini istemediğiniz kadar sizi aldatan bir hikayeniz... Paylaşın gururla, cesaretle, korkunuzu halt edercesine...








Şîrove

0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info yan
Bar dibe...

Nivîsên Pêşniyarkirî

Bar dibe...

SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ


“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?

Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….

Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.

Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…

Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
 Bedenini kalbine mezar kılmadan                                                 

                  Yazan EDA GÖKÇE

Müzik Tiklerimi Durduruyor

Bugün bir hikayemiz var. Hikayemize geçmeden önce kendim dahil herkese bir kaç soru soracam, doğrusu herkesin kendisine bu soruları sormasını isteyecem. İlk ne zaman hatırlamaya, anlamaya kendinizi fark etmeye başladınız? Mesela ben karanlık bir gece de kedilerin miyavlamasını milat kabul ediyorum. Öncesi yok bende küçüktüm, küçükler küçüklüğünü hatırlayamazlar. Etrafıma baktığımda iki kolum, iki bacağım, iki gözüm, iki kulağım bir de burnum vardı. Konuşmayı, görmeyi ve duymayı da biliyordum.  Bir çok şeye sahiptim diye düşünüyorum. Ve bu durumu hiç sorgulamadım. Neden kolum, bacağım, gözüm, kulağım yok diye hiçte düşünmedim. Hatta olmadığı için bu durumu yadırgamadım. Peki siz hatırladığınız o ilk andan beri mevcut fiziksel ve doğuştan gelen kalıtsal rahatsızlıklarını yadırgıyormusunuz? En önemlisi de sizden daha mantıklı, daha zeki daha inanç sahibi biri karşısında kendinizi aptal gibi hissediyor musunuz? Bu durum karşısında insanların size nasıl yaklaşmasını beklersiniz? Siz fiziksel ve zihinsel olarak eksik bir birey olarak torpil görmek mi istersiniz yoksa sınıfsal tüm ayrıcalıklardan sıyrılmış bir birey olarak herkesle eşit seviyede olmak mı? Anlamadıysanız daha radikal bir şekilde ifade edeyim. Toplumun deyişiyle özürlü muamelesi görmek ayrıcalık olarak kabul eder misiniz?

Hatırladığınız ilk anı nörolojik(beyin kaynaklı) bir rahatsızlık olsun. Bu rahatsızlık istemsiz, ani, hızlı beden tikleriniz ve garip bir ses çıkarmanız olsun.
Hatırladığınız o ilk andan beri bu durumla karşı karşı karşıyasınız. Acaba bu durumu kendiniz için kusur görüp kendinizi yadirgar mısınız? Bu size tuhaf gelir mi? Tiklerinizi kontrol edememek size zor gelir mi?

Ben kendi cevap hakkımı bu hikayeyi yazmama müsade eden Seyithan Sevinç arkadaşımıza vermek istiyorum. "Evet tuhaf. Kafa sallamazsam, ses çıkarmazsam kendimi çok tuhaf hissediyorum. Yahu niye zor olsun. Tourette Sendromu olmamak nasıl bişey bilmiyorum ki. Hiç bu Tourette sendromsuz olmadım ki tuhaf hissedeyim. Doğuştan göz kırpma özelliğin var diye 'Aha göz kırptım gidip anneme haber verin. Gözüm bir açılıp bir kapanıyor. Bana bir şeyler oluyor.' diyor musun? Aksine tiklerim olmazsa tuhaf hissederim. Bana da senin sessiz ve hareketsiz halin tuhaf geliyor."

Buraya kadar tamam. Peki Tourette Sendromlulara veya başka tür rahatsızlık olarak gördüğün insanlara karşı nasıl davranmak lazım. Cevap çok basit hiç bişey yapmamak, onlarda bizim gibi dediğin anda büyük bir sınıfsal ayrıma başlamış oluyorsun. Ayrıca rahatsız olarak gördünüz insanlara karşı özel bir sevgiye ihtiyaç yoktur. "Sevgi gostereceksiniz, sevgilinize, annenize babanıza sevgi gösterin." der hikayenin kahramanı...


Buraya kadar olan herşey hikayenin normal tarafıdır. Hikayemizin garipsenecek tek tarafı müziğin ve şiirlerin bu tikleri terbiye etmesidir. Beni etkileyen kısım da budur.

Seyithan Sevinç "Tek çarem gitarım. Acil ilk yardım tektiğim onu elime aldığımda tiklerim durur." der. Müziğin  ruhun gıdasını olduğunu hep söylüyorduk ama hiç şahitlik etmemiştik. Kesinlikle müziğin sadece ruhun değil artık bedenin de gıdası olduğuna şahidim. Devamında müzikle tanışmasını isteyerek olduğunu söyleyen Seyithan bunun sonrasında zorunluğa dönüştüğünü söylüyor. Müziğin bu tiklerin dermanı olduğunu ilkokul üçüncü sınıfta şarkı söylediğinde fark ettiğini dile getiriyor.  Daha öncesinde kendi kendine şarkı söylediğinde durdurduğunu ama ilk defa topluluk önünde tiklerin durması müzik sayesinde olmuştu.


Ama buna sadece müziğin mucizesi demekte doğru değil, Seyithan arkadaşımız yine şiir okurken için de bu durumun geçerli olduğunu, abisinden etkilendiği fotoğrafçılıkta da kadraja bir manzarayı aldığında durduğunu ve bunun kendisi için touretsiz bir dünyaya bakış olarak değerlendirir. Esasında bu durum sanat disiplininin verdiği konsantrasyon ile ilgilidir. İnsanın içindeki o sanatçı ruhun dışa yansımasıyla ilgilidir. Seyithan Sevinç'in gerçek anlamda sanatçı ruhuna sahip olduğuna inanıyorum. Öte yandan bu durum karşısında sanatın vazgeçilmez bir güzellik olduğunu anlamaya başlıyorum. İster kitap okuyun, ister müzik dinleyin, isterseniz bir tabloya dalıp gidin. Ya da herhangi birisini icra edin, farketmez. O sanat ruhu varsa içinizde mutlaka o disiplini sağlarsınız.

Peki siz müziğin, şiirin ve tüm sanatların gücüne inanıyor musunuz? Okuduğunuz tek bir satır, dinlediginiz tek bir söz, baktığınız tek bir görsel sizde etkiler uyandırıyor mu? Umut pencerelerinizi açıyor musunuz? İnançlarınız güç kazanıyor mu? Herşeyden önemlisi kendi kimliğinizi nerde arıyorsunuz? Sanırım, cevaplarını bildiğimiz bu kadar soru sormak bize yeter.

Heft Reng
Seyithan Sevinç'e bu yazının yayınlanmasında gösterdiği anlayış için ve katkılarından dolayı kendisine teşekkür ederiz.

İçimizde Umut Var

İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...

İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...

İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.

İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...

Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!

Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...


Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.

Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.

Yazan: Heft Reng

Müzik: Çiğdem Taştan


Turuncu Başlıklı Kız


Bazı günlerde birden gözlerimi açarak uyanırım. Üzerimden yorganı atar ve oturmaya başlarım. Gülümserim gülümserim ve ardından bir daha gülümseyip kahkaha atarım. Şarkı söyleyerek o nefret ettiğim yatak örtüsünü zevkle düzeltmeye başlarım. Hissettiğim şey tam olarak coşku, mutluluk ve heyecan. Hayır güzel bir rüyadan uyanmadım. Hatta rüya bile gördüğümü hatırlamıyorum. Bedenimi saran mükemmel bir enerji ile doluyum sanki. Aramızda kalsın ben biraz deli olabilirim.

 Bu sabah ta öyle uyandım. Sanırım bugün hayatımın dönüm noktası. Evet kesinlikle tam olarak hissettiğim bu. Bugün harika şeyler olacak. Güzel uyanışımın bir anlamı olmalı değil mi? Yüzümü yıkadım kendime baktım ve sen efsane bir kadınsın dedim kendi kendime. Mutfağa geçip çay demledim ve caz müzik listemi açtım Louris Armstrong vardı listenin ilk başında. 2 yumurta haşladım tabağıma 3 tane yeşil zeytin yarım havuç, elma ve  biraz peynir koydum. Bunları yaparken dans ettim. Neşemse kat kat çoğalan çikolata şöleni gibiydi. Kahvaltı fası bittikten sonra aklımda bir tek hazırlanıp kendimi dışarı atmak vardı.  Belki de bugün hayatımın aşkı ile karşılaşacağım dedim içimden. İnanılmaz ruh eşimi bulacağım. Evet evet karşılaşacağız. Belki otobüs durağında ya da dersliğe giderken hayır hayır eve dönerken… Acaba nasıl biri? Şiir sever mi ya da sahafa gitmekten hoşlanır mı, beni tanır mı, ben onu hisseder miyim? Yakışıklı olsun ama çok ta yakışıklı olmasın hem ben kıskancım. naif bir adam olsun şöyle sakin anlamlı bakışları olsun. Saçmalama Asuman olmayan birini mi hayal ediyorsun gerçekten dedim kendi kendime...
Renklerin ve dokuların insanları harekete geçiren gizli güçleri olduğuna inanırım her zaman. Öyle güzel dokulu bir şey giymeliyim ki beni yansıtmalı diye düşünürken sabit ve sıkıcı fikirli olduğum için turuncu tuniğimi ve lacivert kot pantolonumu ( her zamanki gibi ) giymeye karar verdim. Ve dışarıya açılan kapıdan ilk adımımı attım. Derse geç kalmıştım ama umurumda değildi sakin sakin yürümeye başladım. Ve o da ne bir kedi beni takip ediyor normalde kedileri pek sevmem ama bugün o gün değil küçük kedicik sana kızmayacağım dedim, başını okşadım ve durağın yolunu tuttum. Otobüse bindim bakıyorum etrafa kimse yok sanki herkes telefon elinde bir şeylere bakıyor.

Okula geldim. Herkesi her şeyi seviyorum diye bağırmak geliyordu içimden ama ben dersliğe geçip o en ön sırada tek başıma sakince ve bir delilik yapmadan oturdum. Şimdilik farklı bir şey olmadı. Hoca geldi dersini anlattı gitti ara verdik sonra başka derse sonra başka… Öğle yemeği zamanı geldi yemek yedik yine her şey aynı olması gerektiği gibi. Ama ben bugün farklı uyanmıştım. Hani güzel olacaktı. Her neyse bir sonraki hafta sınav haftası olduğu için arkadaşlarımla sözleşip ders çıkışında kütüphaneye gidecektik belki de orda güzel bir şey olacak hala ümitliydim. Sıkıcı dersler bitti ve kütüphanenin yolunu tuttuk ama ben sağıma soluma çok dikkatli bir şekilde bakıyordum gözlerim birini arıyordu. Arkadaşım bu durumu fark etti iyi misin dedi gayet iyiyim sorun yok dedim. Oysa sadece hislerimin peşinden gidiyordum ne aradığımı bile bilmeden. Kütüphanenin içine girdik bir masaya oturduk ve ders çalıştık.
İnanabiliyor musunuz ders çalıştım sonra sıkılıp bir ara telefonuma baktım. O da ne bilmediğim bir numara beni aramıştı. Hem de 10 dakika önce. Numarayı kaydedip whatsaptan profil resmine baktım ama hiçbir şey yoktu. Herhalde yanlışlıkla aradı dedim kendi kendime. Sonra bir daha aradı. Heyecanlandım koşarak tuvalete gittim. Önce arayan kişinin ses vermesini bekledim.
-Asuman ?
- ( O da ne adımı biliyor) kimsiniz?
- günlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum en sonunda buldum seni neredesin?
- beyefendi sapık mısınız. yanlış aradınız herhalde iyi günler.
 Telefonu kapattım. Bu ne küstahlık bir de neredesin diyor. Utanmıyorlar genç kızların telefonunu alıp izinsizce aramaya diye geçirdim içimden ve yine aynı numara arıyor açıp beni bir daha rahatsız etmezseniz sevinirim diyecektim.
-Özür dilerim siz telefonu birden açınca ben de heyecanlandım bir an ne diyeceğimi şaşırdım Ben Bay A. sizinle ne zamandır tanışmak istiyordum ancak hiç yalnız kalmıyorsunuz. Yüz yüze konuşmak kendimi açıklamak isterim doğrusu…
- ( Gerçekten mi hislerim bana doğru mu söyledi. (ne yapacağım peki ) beyefendi sizi tanımıyorum.
- Aslında tanıyorsunuz sosyal medyadan birbirimizi takip ediyoruz isterseniz bakın
Telefonu tekrar kapattım. Yalan söylüyor sadece canı sıkılan biridir. Evet yalan söylüyor diye içimden söylenirken birden mesaj geldi.

-Sizi 1 sene önce meydan da bir köpeği severken gördüm istemsizce uzun uzun baktım büyüleyici bir gülümsemeniz vardı. Alalade bir gün sosyal medya sayfanız karşıma cıktı gönderilerinizi tek tek beğendim. Sizin mesaj atmanızı bekledim. Atmadınız. Sonra sizi daha çok merak edip çevrenizdeki insanları araştırdım. Bilirsiniz ki bu zamanda öyle kolay güvenilmiyor. Tam 3 gün önce... sokakta karşılaştık beni heyecanlandıran bakışınızı aklımdan çıkaramıyorum galiba beni harekete geçiren son nokta o bakışınız oldu. Ve en sonunda sizinle buluşmaya karar verdim tabi siz de uygun görürseniz. Pek dışarı çıkan biri değilimdir ancak söylediği doğru 3 gün önce o sokaktan geçmiştim ama ben onu hatırlamıyordum. Ne olacak şimdi ? Ne olduğunu bilmediğim adam ile buluşacak mıyım ve bu buluşma güzel uyandım diye mi ? Daha neler …

Yazar: Asuman AYDOĞAN

Basit Hataların Sarmaşıklarıyız

Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız.  Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...

 Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz... 

Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz...
 Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...


Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...

Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.

 Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...

Yarım Hikayeler



Günün sessiz vaktiydi. Ardından günler sessizliğe bürünmeye devam edecekti. Hikayemiz bu sefer bilinmeyen bir yerde kesiliyordu. Araya hiçleşmiş cümleler karışıyordu. Zaman hangi mevsimde durmuştu ki... Neden son otobüsü bekleyen boş duraklar gibi kalıyordu içimizdeki yollar... Varoluşumuz niçin amansızca donakalmıştı. Ve mısralarım şu cümleler kadar ahmakça birşeyler anlatamazken saçmalayan bir yanım kalıyordu geriye... Biz hangi cığlığın yankısıyız? Nereden eksilen hayatların devamıyız? Nasıl bir suça ortağız ki vebalini zalimce çekiyoruz...



Tüm hikayelerin hüzün kokan bir tarafı olmalı mı? Eskiden insanların hikayeleri acaba mutlu son ile bittiğinden mi filmler, romanlar, öyküler sonunda mutlu son olurdu. Ya da biz insanların mutluluk arzuları hep hayallerimizin bir parçası kalıp filmlerimizin, romanlarımızın, hikayelerimizin parçası mı oluyor sadece... Hangi bilinmezliğin çıkmazı bizi hapsediyor içine, sürüklendiğimiz bu yol hangi durakta son bulacak... Varacağımız o son durak hayallerimizin dilediği gibi mutlu sonlarla mı bitecek? Ve bir hikayeye, romana, filme konu olacak kadar kayda değer bir yaşantımız olacak mı? Yoksa bizde çoğunları gibi tarihin ücra köşelerinde yok mu olacağız.


Eğer hikayelerimiz bir yerlerde kesiliyorsa, cümlelerimiz saçmalamalarla dolanıyorsa etrafımıza hangi gerçeğimiz nasihat edebilir gelecek kuşaklara... Nice hikayeler varki gerçekten uzaktır. Büyüleyici bir dile sahip etkileci bu yönüyle, ama içeriği efsane gibi inandırıcığı yok... Bazı hikayeler de vardır. Yazılmamıştır, dilden dile dolandığı kadarıyla toplumda yer edinir. Oysa olması gereken, yazılmamış gerçek hikayeleri keşfedip yazabilmek o hikayelerde yer edinebilmek...


Kopuk satırlarımı bağışlayın dostlar, bazen bir hikayemiz olmayabilir. Bir yerlerde yarım kalmışta olabilir. Ama biliyoruz ki hiç cümle tamda içimizden geçeni satırlara dökecek kadar cesur değildir. Bu yönüyle hepimizin hikayeleri biraz eksiktir. Bu nedenle cesur adımlar atabilme arayışına bir giriş yapalım. Varsa öyle hikayeleriniz dilinize varamayacak kadar utangaç, yazıya dökülemecek kadar korkak, ve kimsenin bilmesini istemediğiniz kadar sizi aldatan bir hikayeniz... Paylaşın gururla, cesaretle, korkunuzu halt edercesine...








© Heft Reng Site • Ana Sayfa • Powered by Blogger