Hayata Dair
Hayata Dair
İnsanlar
ah o insanlar ne çok şey biliyorlar öyle
Bana sende beyin yok diyen de var
çok zekisin diyen de var
çabalamadığımı sananlar da...
Araftayım
mesela kimliğini evde unutmuş ardından da hafızanı kaybetmişsin gibi
"kimim ben" "hangisiyim ben"
Aslında haklılar yok bende beyin filan.
Hep paslanmış bana yenisi gerek
Örnekler vereceğim ardı sıra oradan oraya atlayıp bitireceğim yazımı bir anda
öyleyimdir ben
dengesiz
İnsanlar bir anda bir noktaya dalar. Dalıyorsa vardır bir düşündüğü
hatta "ne düşünüyorsun" deriz.
Peki ben? Ben daldığımda?
Hiçbir şey düşünmüyorum boş boş bakıyorum aynı noktaya
- "ne düşünüyorsun" derler
- "hiç"derim
inanır mısın hiç afallamıyorlar.
Alışkanlıklar bazen zor şey oluyor.
Alışılmış şeydir insanın düşünse de düşünmese de "hiç" demesi
Dedim ya öyle bir soru varsa o soruyu tetikleyen bir eylem gerekir.
Peki benim için?
Ben ne düşünüyorum?
Düşünüyorum da haberim mi yok?
Kendimi aptal gibi hissediyorum. Kandırılmış, kaybolmuş, aciz bir aptal.
Yüreğim ağırlaşır sıcak basar enseme
"Neden?" düşer dilime.
Nefesim daralır kulağım sağırlaşır dünyaya
Bir şarkı duyuyorum yeterince sağır olmadığımı anlıyorum.
"duy beni duy ne olur dön bana dön ne olur aşk dediğin elbet bir yol bulur"
Eşlik ediyorum ellerimle
yan masadan bakan abi "ne yaşıyor bu kız" bakışları atıyor.
Bitişiğimde bir genç gülümsüyor "ayağınla ses yapma"
Herkes gömmüş başını Deve kuşu misali
Amaçları belli hayatın keskin kamçılarından kaçmak.
Hepsi aynı hedefe mahkum "iyi bir meslek sahibi olmak"
Oysa ben mutlu olmak istiyorum. Bu durum beni sıkıyor boğazımı düğümlüyor.
Sahi mutluluk neydi? (bu bir sorudur)
"Hem günahsız hem günahkarsın hayat gibi"
Bu oyunu sevdiniz mi?
Ben sevemedim. Sevmediğinden uzaklaşmak gerekmez mi ama nereye?
Hem hayatın olmadığı bir yer var mıdır??
İnsan nerelidir sence? Neresidir vatanım diyip hayalinde büyüttüğü topraklar
Doğduğu yer mi? Yoksa doyduğu yer mi? Nüfus cüzdanında kütük diye yazan köy mü? Sahi gitmese de görmese de sırf dededen kalma bir yer var diye o köy bizim köy müdür? İnsan kültürünü, huyunu, suyunu kaybettiği bir yere ait olsa ne olur ki zaten? Anasının atasının olduğu yer mi yoksa ölüp kabre girdiği yer mi?
Nefes aldığı yer midir vatan yoksa nefesin kesildiği yer mi? Kalbin sevgiyle dolduğu yer mi yoksa kalbin sekteye uğradığı mı?
Her taşına dizlerimizin kanı bulaşan sokaklar mıdır bize ait olan yoksa şehit kanıyla sulanan topraklar mı?
Her nerede bir can ağlıyorsa yüreğim oralı olur diyen şair mesela; nerelidir acaba?
Ana vatanında yapayalnız kalmış bir goncagül bittiği toprağa mı aittir? Ya da hiç bilmediği sofralarda ana-baba ayrı can kardeşini bulan gurbetçi mi gurbet elleri vatan diye bağrına basar? Ayrıca niçin takılır ki insan nereli olduğuna? Bir kara toprak değil midir herkesin aslı? Ne farkeder ki toprağın rengi? Bozkırda yananla Trakya’da pişen Ege'de mutlu oluyorsa ne önemi vardır ki nüfusta yazan mahallenin?
Bir Rum ve bir Türk ya da bir Çerkez yanyana yaşarken huzur içinde yüzyıllardır, kim diyebilir ki onlara, siz yabancısınız diye? Fethe katılan Osman Ağa'nın torunu mudur buranın asıl sahibi yoksa bir kaç nesildir burada yaşayan Urfa'lı Hacı Yusuf mu? Hangisidir ev sahibi? Kimdir bu toprakların asıl sahipleri? Gaziler mi, şehitlerin geride bıraktıkları mı yoksa evinden yurdundan sürülüp bilmediği bir memlekette bilmediği bir dili konuşmak ve yaşamak zorunda olanlar mı?
Şimdi söyle bakalım; senin memleket nere hemşerim?
Başlamak hiç bu kadar zor olmamıştı bir cümleye. Hiç bu kadar yormamıştı elimi yazmak istemeyen kalem.. Bu kadar zor değildi eskiden. Yormazdı kağıdı kalem... Kelimelerin anlamı bu kadar basit değildi sahiden. Daha güzeldi eskiden, dinlerdik, duymadığımızı ısrarla sorardık, kaçırmak istemezdik hiçbir harfini karşındakinin.. Şimdi, düşüyor ünlü seslerimiz kelimelerden, ünlülerimiz düşünce, sessizleşiyoruz yavaş yavaş.. Rengimiz soluyor, kapatıyor etrafımızı bir siyah, dağıtamıyoruz,beyazlarımız nerde? Sonra düşüyor gözlüklerimiz, Siyahlaşıyoruz, karşımızdakini göremeyecek kadar siyaha bürünüyoruz. Karşımızdakini görmeyince, bizim için yaptıklarını da göremiyoruz.. Siyah her yer, elimizi uzatsak tutarız ama göremiyoruz. Beyazlarımız nerde? Soğuyoruz sonra, kaybediyoruz sanıyoruz, sanarak kaybediyoruz, düşüyor ünlü seslenişlerimiz cümlelerimizden, tutamıyoruz.. Etraf yapılanları göremeyeceğimiz kadar siyah, seçemiyoruz istediklerimizi, göremiyoruz beklediklerimizi.. Eskiyoruz sonra, Benzimiz soluyor, kabulleniyoruz olmazları, alışmaya adım atıyoruz, düşen yerlerimizi doldurmaya çalışıyoruz, siyahları kabulleniyoruz, onlarla yaşamayı göze alıyoruz, renklere ilk defa el sallıyoruz, elveda diyoruz. Siyahlanıyoruz gözbebeğimize kadar, siyah görüyoruz. Beyazlarımızı unutuyoruz... Alışıyoruz sonra, En kötü yere geliyoruz, unutuluşa hazırlanıyoruz, unutmaya hazırlıyoruz, unutmaya mahkum etmeye bırakıyoruz, renklerimize kefeni giydiriyoruz.. Beyazlarımızı unutuyoruz, beyazlarımız kayboluyor, beyazlarımız diye bir şey olduğunun farkına varmadan daha beyazlarımızı siyahlara bürüyoruz. Otlaşıyoruz sonra, Artık bittiği yere varıyoruz her şeyin, sadece nefes almak için yaşıyoruz, sadece gözlerimiz açık, ruhumuz başka yerde bedenimiz başka serde, gözümüz ayrı kentte, kalbimiz farklı divanda, aklımız uzaklarda, hayallerimiz siyahlarımızda boğuluyor.. Beyazlarımızı unutuyoruz.. Geriye bir şey kalmıyor, Ne renklerimiz, ne ünlü seslenişlerimiz, ne tebessümlerimiz, ne naif isteklerimiz kalıyor geriye.. Artık hiçbir şey istemiyoruz, sadece olduğu gibi bırakıyoruz, eski heyecan olmayınca gerek de duymuyoruz.. Mesafeler ile yabancılaşıyoruz.. Söyleyemediğimiz sözlere emanet ediyoruz, veda ediyoruz nefes almaya, elveda diyoruz her şeye. Veda ediyoruz sessizce, siyahça, en son vedamız bile simsiyah kalıyor, veda diyoruz, elveda diyoruz, kenti bırakıyoruz, her şeyi bırakıyoruz... En kötüsü beyaz tek bir noktamız kalmıyor, Ve en son cümlelerimizi söylüyoruz en son cümle... Beyazlarımız nerde? Beyazlarımız nerde? Beyazlarımız nerde? (Hasan Özses e ithafen |
Gökyüzü çoktan ışıklarını saldı
Ay geceye misafir gibi
Gökyüzünden bir haber,
Karanlık çok karanlık
Hislerim, kalbim farklı durmuyor
Geceden;
Durup öylece dalmışım...
Neden kelimeler onlara en ihtiyacımız olduğu zamanlarda boğazımıza düğümlenir
Ve yazdığım misralar...
Neden anlatmak istediğimden uzakta
Çok uzakta
Bana bile yabancı (şiir: heft reng)
Çoğu zaman anlatmaktan öteye, anlatamadığımızı ancak anlatabiliyoruz. Bunun nasıl bişey olduğunu biliyoruz. Az çok hepimizin başına gelen durumdur. Güvendiğimiz kelimelerin bizi yüz üstü bıraktığı anlar, dilimizin döndüğü her kelimenin içinde bulunduğumuz anı anlatmaması, anlatmak istediklerimize karşılık bulamamak, dokunduğumuz her cümlenin bizi farklı bir konuya sürüklemesi, Anlatamadıklarımız böylece yabancılaşıyor bize, bunun için anlatamadığımızı ancak anlamlandırıyoruz. Tabi bunun içinde karşımızdakinin sezgisel olarak ne demek isteyeceğimizi anlaması gerekir. Yoksa tüm çabalarımız bir anda boşa gider.
Yazdığım şiire gelecek olursam; o gün içimde hırpalanmış bir kalp taşıyordum. Ve hislerim, kalbim gece gibiydi. Misafir bir ay var olmasına rağmen dünyamdan bakınca ay misafir değildi. Gökyüzünün karanlık haberi pekte teselli edecek cinsten değildi. Zaten teselli de kaldıramazdım. Anlatamayışlarım sürüyordu ben susuyordum. Doğrusu anlatacaklarıma kimseler bulamadığım gibi; kelimeler boğamızda düğümlenip sesimi kısıyordu. Bir cümle kuruyorsun içinde; içinde olmasına rağmen anlatmak istediğinden uzak kalıyor
Anlatamadıklarımız bir tarafa atıyorum. Üç yıl öncesine ait bu şiirle ancak o günkü ruh halimin tarifini yapabilirim. Bu karmaşık cümlelerimle ancak buna benzer ruh hallerimizi anlamlı kılabiliriz. Ancak bunu yapabilirim. Ve anlatmak isteğimi anlamlı kılmışsınız umarım.
Yoksa tüm çabalarım boşa gider...
İnsanlar
ah o insanlar ne çok şey biliyorlar öyle
Bana sende beyin yok diyen de var
çok zekisin diyen de var
çabalamadığımı sananlar da...
Araftayım
mesela kimliğini evde unutmuş ardından da hafızanı kaybetmişsin gibi
"kimim ben" "hangisiyim ben"
Aslında haklılar yok bende beyin filan.
Hep paslanmış bana yenisi gerek
Örnekler vereceğim ardı sıra oradan oraya atlayıp bitireceğim yazımı bir anda
öyleyimdir ben
dengesiz
İnsanlar bir anda bir noktaya dalar. Dalıyorsa vardır bir düşündüğü
hatta "ne düşünüyorsun" deriz.
Peki ben? Ben daldığımda?
Hiçbir şey düşünmüyorum boş boş bakıyorum aynı noktaya
- "ne düşünüyorsun" derler
- "hiç"derim
inanır mısın hiç afallamıyorlar.
Alışkanlıklar bazen zor şey oluyor.
Alışılmış şeydir insanın düşünse de düşünmese de "hiç" demesi
Dedim ya öyle bir soru varsa o soruyu tetikleyen bir eylem gerekir.
Peki benim için?
Ben ne düşünüyorum?
Düşünüyorum da haberim mi yok?
Kendimi aptal gibi hissediyorum. Kandırılmış, kaybolmuş, aciz bir aptal.
Yüreğim ağırlaşır sıcak basar enseme
"Neden?" düşer dilime.
Nefesim daralır kulağım sağırlaşır dünyaya
Bir şarkı duyuyorum yeterince sağır olmadığımı anlıyorum.
"duy beni duy ne olur dön bana dön ne olur aşk dediğin elbet bir yol bulur"
Eşlik ediyorum ellerimle
yan masadan bakan abi "ne yaşıyor bu kız" bakışları atıyor.
Bitişiğimde bir genç gülümsüyor "ayağınla ses yapma"
Herkes gömmüş başını Deve kuşu misali
Amaçları belli hayatın keskin kamçılarından kaçmak.
Hepsi aynı hedefe mahkum "iyi bir meslek sahibi olmak"
Oysa ben mutlu olmak istiyorum. Bu durum beni sıkıyor boğazımı düğümlüyor.
Sahi mutluluk neydi? (bu bir sorudur)
"Hem günahsız hem günahkarsın hayat gibi"
Bu oyunu sevdiniz mi?
Ben sevemedim. Sevmediğinden uzaklaşmak gerekmez mi ama nereye?
Hem hayatın olmadığı bir yer var mıdır??
İnsan nerelidir sence? Neresidir vatanım diyip hayalinde büyüttüğü topraklar
Doğduğu yer mi? Yoksa doyduğu yer mi? Nüfus cüzdanında kütük diye yazan köy mü? Sahi gitmese de görmese de sırf dededen kalma bir yer var diye o köy bizim köy müdür? İnsan kültürünü, huyunu, suyunu kaybettiği bir yere ait olsa ne olur ki zaten? Anasının atasının olduğu yer mi yoksa ölüp kabre girdiği yer mi?
Nefes aldığı yer midir vatan yoksa nefesin kesildiği yer mi? Kalbin sevgiyle dolduğu yer mi yoksa kalbin sekteye uğradığı mı?
Her taşına dizlerimizin kanı bulaşan sokaklar mıdır bize ait olan yoksa şehit kanıyla sulanan topraklar mı?
Her nerede bir can ağlıyorsa yüreğim oralı olur diyen şair mesela; nerelidir acaba?
Ana vatanında yapayalnız kalmış bir goncagül bittiği toprağa mı aittir? Ya da hiç bilmediği sofralarda ana-baba ayrı can kardeşini bulan gurbetçi mi gurbet elleri vatan diye bağrına basar? Ayrıca niçin takılır ki insan nereli olduğuna? Bir kara toprak değil midir herkesin aslı? Ne farkeder ki toprağın rengi? Bozkırda yananla Trakya’da pişen Ege'de mutlu oluyorsa ne önemi vardır ki nüfusta yazan mahallenin?
Bir Rum ve bir Türk ya da bir Çerkez yanyana yaşarken huzur içinde yüzyıllardır, kim diyebilir ki onlara, siz yabancısınız diye? Fethe katılan Osman Ağa'nın torunu mudur buranın asıl sahibi yoksa bir kaç nesildir burada yaşayan Urfa'lı Hacı Yusuf mu? Hangisidir ev sahibi? Kimdir bu toprakların asıl sahipleri? Gaziler mi, şehitlerin geride bıraktıkları mı yoksa evinden yurdundan sürülüp bilmediği bir memlekette bilmediği bir dili konuşmak ve yaşamak zorunda olanlar mı?
Şimdi söyle bakalım; senin memleket nere hemşerim?
Başlamak hiç bu kadar zor olmamıştı bir cümleye. Hiç bu kadar yormamıştı elimi yazmak istemeyen kalem.. Bu kadar zor değildi eskiden. Yormazdı kağıdı kalem... Kelimelerin anlamı bu kadar basit değildi sahiden. Daha güzeldi eskiden, dinlerdik, duymadığımızı ısrarla sorardık, kaçırmak istemezdik hiçbir harfini karşındakinin.. Şimdi, düşüyor ünlü seslerimiz kelimelerden, ünlülerimiz düşünce, sessizleşiyoruz yavaş yavaş.. Rengimiz soluyor, kapatıyor etrafımızı bir siyah, dağıtamıyoruz,beyazlarımız nerde? Sonra düşüyor gözlüklerimiz, Siyahlaşıyoruz, karşımızdakini göremeyecek kadar siyaha bürünüyoruz. Karşımızdakini görmeyince, bizim için yaptıklarını da göremiyoruz.. Siyah her yer, elimizi uzatsak tutarız ama göremiyoruz. Beyazlarımız nerde? Soğuyoruz sonra, kaybediyoruz sanıyoruz, sanarak kaybediyoruz, düşüyor ünlü seslenişlerimiz cümlelerimizden, tutamıyoruz.. Etraf yapılanları göremeyeceğimiz kadar siyah, seçemiyoruz istediklerimizi, göremiyoruz beklediklerimizi.. Eskiyoruz sonra, Benzimiz soluyor, kabulleniyoruz olmazları, alışmaya adım atıyoruz, düşen yerlerimizi doldurmaya çalışıyoruz, siyahları kabulleniyoruz, onlarla yaşamayı göze alıyoruz, renklere ilk defa el sallıyoruz, elveda diyoruz. Siyahlanıyoruz gözbebeğimize kadar, siyah görüyoruz. Beyazlarımızı unutuyoruz... Alışıyoruz sonra, En kötü yere geliyoruz, unutuluşa hazırlanıyoruz, unutmaya hazırlıyoruz, unutmaya mahkum etmeye bırakıyoruz, renklerimize kefeni giydiriyoruz.. Beyazlarımızı unutuyoruz, beyazlarımız kayboluyor, beyazlarımız diye bir şey olduğunun farkına varmadan daha beyazlarımızı siyahlara bürüyoruz. Otlaşıyoruz sonra, Artık bittiği yere varıyoruz her şeyin, sadece nefes almak için yaşıyoruz, sadece gözlerimiz açık, ruhumuz başka yerde bedenimiz başka serde, gözümüz ayrı kentte, kalbimiz farklı divanda, aklımız uzaklarda, hayallerimiz siyahlarımızda boğuluyor.. Beyazlarımızı unutuyoruz.. Geriye bir şey kalmıyor, Ne renklerimiz, ne ünlü seslenişlerimiz, ne tebessümlerimiz, ne naif isteklerimiz kalıyor geriye.. Artık hiçbir şey istemiyoruz, sadece olduğu gibi bırakıyoruz, eski heyecan olmayınca gerek de duymuyoruz.. Mesafeler ile yabancılaşıyoruz.. Söyleyemediğimiz sözlere emanet ediyoruz, veda ediyoruz nefes almaya, elveda diyoruz her şeye. Veda ediyoruz sessizce, siyahça, en son vedamız bile simsiyah kalıyor, veda diyoruz, elveda diyoruz, kenti bırakıyoruz, her şeyi bırakıyoruz... En kötüsü beyaz tek bir noktamız kalmıyor, Ve en son cümlelerimizi söylüyoruz en son cümle... Beyazlarımız nerde? Beyazlarımız nerde? Beyazlarımız nerde? (Hasan Özses e ithafen |
Gökyüzü çoktan ışıklarını saldı
Ay geceye misafir gibi
Gökyüzünden bir haber,
Karanlık çok karanlık
Hislerim, kalbim farklı durmuyor
Geceden;
Durup öylece dalmışım...
Neden kelimeler onlara en ihtiyacımız olduğu zamanlarda boğazımıza düğümlenir
Ve yazdığım misralar...
Neden anlatmak istediğimden uzakta
Çok uzakta
Bana bile yabancı (şiir: heft reng)
Çoğu zaman anlatmaktan öteye, anlatamadığımızı ancak anlatabiliyoruz. Bunun nasıl bişey olduğunu biliyoruz. Az çok hepimizin başına gelen durumdur. Güvendiğimiz kelimelerin bizi yüz üstü bıraktığı anlar, dilimizin döndüğü her kelimenin içinde bulunduğumuz anı anlatmaması, anlatmak istediklerimize karşılık bulamamak, dokunduğumuz her cümlenin bizi farklı bir konuya sürüklemesi, Anlatamadıklarımız böylece yabancılaşıyor bize, bunun için anlatamadığımızı ancak anlamlandırıyoruz. Tabi bunun içinde karşımızdakinin sezgisel olarak ne demek isteyeceğimizi anlaması gerekir. Yoksa tüm çabalarımız bir anda boşa gider.
Yazdığım şiire gelecek olursam; o gün içimde hırpalanmış bir kalp taşıyordum. Ve hislerim, kalbim gece gibiydi. Misafir bir ay var olmasına rağmen dünyamdan bakınca ay misafir değildi. Gökyüzünün karanlık haberi pekte teselli edecek cinsten değildi. Zaten teselli de kaldıramazdım. Anlatamayışlarım sürüyordu ben susuyordum. Doğrusu anlatacaklarıma kimseler bulamadığım gibi; kelimeler boğamızda düğümlenip sesimi kısıyordu. Bir cümle kuruyorsun içinde; içinde olmasına rağmen anlatmak istediğinden uzak kalıyor
Anlatamadıklarımız bir tarafa atıyorum. Üç yıl öncesine ait bu şiirle ancak o günkü ruh halimin tarifini yapabilirim. Bu karmaşık cümlelerimle ancak buna benzer ruh hallerimizi anlamlı kılabiliriz. Ancak bunu yapabilirim. Ve anlatmak isteğimi anlamlı kılmışsınız umarım.
Yoksa tüm çabalarım boşa gider...