İyi olmak ya da olmaya çalışmak bir neden aramak, neden bulamamak ve sessiz gidişler; "neden giderler?" Cevabı bilinse dahi kişinin gururuna yediremeyeceği zor bir soru!
Ve halen bu sorudan sonra iyi kalabiliyorsa insan. Kafasındaki milyon soruyu bir kenara itip uzaklaşmak istiyorsa insan. İşte düşünmenin zamanı gelmiştir. Çünkü insan her ne olursa olsun. Tutunmak ister. Hayata yaşama ve yeniden başlamalara...
O zor soruya mı ne olur. Bunu sormamış sayın kimininize göre zamanla, kiminize göre başka etkenlerle cevaplanamayan bu soru unutulmaya yüz tutmanın adıdır. Bu da geçer bunu da unutursun dediğiniz her soru bu zor sorulara dahildir. Çözülemeyen bu soru bir sır olarak geçmişe gömülecek. Zor sorulara inat hayat yeni sayfalar açmaya değiyor çünkü....
Gurur kısmına gelince. İnsan çoğu zaman satırların içindeki gizli özne olarak kalmayı tercih eder. O beni bir türlü yakıştıramıyor kendine işte gurur budur. Oysa cümlelerin gizli öznesi konumundaki insan ne kadar da gizlenmeye çalışsa da o gurur dediği şeyin dışardan görünemeyeceği bir şey sanarsa da aslında bilir ki kendisi kendine biraz mahcuptur. Ve kendisine yakıştıramadığı gurur karşısında hep biraz eziktir. Yine de tüm gurur unsurlu olaylar karşısında biraz cesaretlidir insan bilir ki gurur yaptığı şey aslında onu ileriye taşımayacaktır. Bu nedenle ilerlemek için gururunu da ezip geçmeyi bilmiyordur insan....
Vay kurban Dağlarının, dağlarının ardı Nazlıdır Uçurum kıyısında incecik bir yol Gider dolana - dolana Bir hastan vardır, umutsuz Belki Ayşe, belki Elif Endamı kuytuda başak Memesinin, memesinin altında Bir sancı Bir hayın bıçak Ölüm bu, Fukara ölümü Geldim, geliyorum demez Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü Ya da seher, mahmurlukta Bakarsın, olmuş olacak Bir hastan vardı umutsuz Hasreti uykularda Hasreti soğuk sularda Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri İki mavi, kocaman korku çiçeği Açar, derin kuyularda Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur Hiç akıl edip de düşünen var mı Gün kimin hesabına tutar akşamı Rahmetinden kim demlenir bulutun Hayırlı evlat makina nasıl canavar kesilir Kurdun, karıncanın rızkını veren Toprak nasıl ayartılır Yüz vermez topal öküze Ve almaz koynuna kara sabanı Sepetçioğlu'm kömür işçisidir Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif Mal, haraç - mezattır Can, pazar - pazar Kırmızı, ak ve esmer Yumuşak ve sert buğdaları Yaratan ellerin sahibidir bu Kör boğaz, nafaka uğruna Haldan düşmüş, tebdil gezer Dağlarının, dağlarının ardı Nasıl anlatsam Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz Çırılçıplak Vay kurban "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda." Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile Fedayı kabul etmektir Cennet yapabilmek için seni Yoksul ve namuslu halka Bu'dur ol hikayet Ol kara sevda Seni sevmek Felsefedir kusursuz İmandır, korkunç sabırlı İp'in, kurşun'un rağmına Yürür pervasız ve güzel Sıradağları devirir Akan suları çevirir Alır yetimin hakkını Buyurur, kitabınca Gün ola, devran döne, umut yetişe Dağlarının, dağlarının ardında Değil öyle yoksulluklar, hasretler Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır Bir tek zeytin dalı bile yalnız Sıkıysa yağmasın yağmur Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ Bu yürek, ne güne vurur Kaçar damarlarından karanlık Kaçar, bir daha dönemez Sunar koynunda yatandan Hem de mutlulukla sunar Beynimizin ışığında yeraltı Her mevsim daha genç, daha verimli Sunar, pırıl - pırıl, sebil Ömrünün en güzel aşk hasadını Elimizin hünerinde yeryüzü Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe Şafakla doğan işgücü Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür Ol kitapta böylece yazılıdır Ol sevda, böyledir çünkü
İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...
İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...
İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.
İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...
Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!
Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...
Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.
Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Hislerin en gerçeği en acımasız olanı ile başlamak istiyorum, korku… Korkunun temelinde bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizle ilgilidir. En basite indirgeyecek olursak karanlıktan korkan bir canlı bulunduğu ortamda ne olduğu bilmediği ve tamamen hayal dünyasında kendisi var ettiği ve var ettikleriyle endişeler geliştiriren bir olgudur.
Aslında tüm duygular birbirinin içine gizlenmiş gibidir. Ve aralarında kopulmaz bağlar var. Duygularımıza verdiğimiz isimler de hislerimizin yoğunluğuyla ilişkilidir. Ama aralarında hep ilişkiler vardır. Tıpkı heyecan, endişe ve korku gibi öyle derin bağlarla bağlılar bu mükemmel üçlü…
Neden mükemmel çünkü yapmak istediğiniz veya yapmaya yeltendiğiniz olayları yapıları olguları bu üçlü kontrol eder. Heyecan komut verir der ki; o kadar olumsuz düşünceye rağmen başarabilir miyim? Endişe devam eder; ya başaramazsam? Ve korku gelir hepsinin üzerine çöker der ki; kaç durma kaç? Tüm bunlarla yüzleşmeye çalışan 1300 gr beynimiz duygularımız karşısında mantıksal yol ararken kendine, hislerimiz mantıksal yönlerimizin önüne setler örer ve her şeyi mahveder. Hayal kırıklığı, pişmanlık...
Ama siz yine de aklınıza güvenip duygularınızı da köreltmeyin. Korkularınızla gerçeği fark edin. Heyecanınızla korklara yürürün. Bu yürüşünüzde endişe duyacağınız birşeyler de var olmalı. Ama yine de kaçmayı düşünmeyin.
Hislerin en kuvvetlisi olanına gelirsek umut derim... Mümkün olmayan herhangi bir şeye inandırabilir, tüm zamanlar boyunca insanı bekletebilir ve geleceğe dair tüm hayalleri içselleştirip kendine bir yol çizdirtebilir. Hem çok saftır hemde insanı bir ihtimal uğruna peşinde sürükleyecek kadar tehlikelidir umut.
Daha sayabileceğim örneklendirebileceğim birçok duygu var elbette... Peki tüm bu hislere rağmen nasıl bir tutum sergilemeliyiz? Yıllarca sorulmuş olan mantık mı yoksa hisler mi? Tabi ki kesin bir cevap veremeyiz. Her ikisiyle tercih yapmayı öğrenmeliyiz... Ne zaman mantık devreye girer ne zaman his devreye girer bunlara açıklık getirmeliyiz. Öncelikle insanın kendini tanıması gereklidir. İstersen başarılı olursun. İstersen dünyanın en zengin adamı olursun. Ne istediğini bilirsen mutlu dahi olursun. Hatta ne istemediğini bilirsen ne istediğine daha kolay ulaşabilirsin...
Size küçük bir sır vereyim mi? Bütün hayallerimiz güzeldir. Bunun yanında derin izlerimiz var. Bu derin izler hep hayallerimizin önüne perdeler çekiyor. Hal böyle olunca girişte sorduğum sorular anlamını yitiriyor. Yok bazılarımız hayal kurmaktan korkuyoruz. Çünkü kurduğumuz gibi olmuyor yaşantımız... Payımıza bir keresine keder düşmüştür. Ne yazıktır ki kurtuluşu olmayan bir yol görünmüştür. Biz bir keresine umudumuzu güzelliklerden yitirmişiz. Sonra güzel olan hayallerimizi duvarlar arasına hapsetmişiz.
Ah biraz farkında olsak ne kadar anlamsız, ne kadar olduk olmadık şeyler için ne kadar anlamlı, ne kadar güzel şeylerden vazgeçmişiz. Yaşayacağımız üç beş günlük dünyada ne uğruna feda etmişiz güzel günlerimizi... İşin özü şu aslında duygularımızı ne köreltelim ne de heva edip yüceltelim. Her zaman orta yol olduğunun bilincinde olalım... Aksi halde ömür dediğimiz üç beş günümüzü acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle anlamsız bir o kadar bir hiçlikle yitireceğiz.
Siz en iyisi ayrılıklarınızı, vedalaşmalarınızı, kavgalarınızı ve daha bir çok eylemlerinizi hayallerinizle süsleyin. Varsın gerçekleşmesin. Varsın güzel olmasın. Unutmayın! Yapraklar sararırken aynanın karşısında yüz hatlarımızdaki buruşukları farkediyoruz... Mevsim geçişlerinde yaşlanıyoruz, bir kış gününde saçlarımıza aklar karışıyor... Bir de bakmışız bir yaz gününde ölmüşüz....
Ömür dediğimiz şu kısa sürede bari hayallerimiz eksik kalmasın. Hayallerimizle bir çok eksiğimizi tamamlayabiliriz. Unutmayın!
John Fowles, “Fransız Teğmenin Kadını” adlı o mistik romanında, Charles adlı zengin bir soylunun Sarah adında bir hizmetçiye bir anda aşık olup, onun ortadan kaybolmasından sonra içindeki o nerden geldiği belli olmayan büyük bir inançla yıllarca izini sürmeye başlar bu esrarengiz kadınının... Nerde olduğunu bilmeden, şehir şehir dolaşarak, günlerce, aylarca sürer bu arayış… Ne olursa olsun Charles’ın içindeki inanç bitmez, tek dayanağı odur çünkü… .
.
Göremediği bir şeye inanmıştır ve ne yazık ki, Başka güvenebileceği bir şey kalmamıştır…
Ne olursa olsun sevdiği kadını bulacaktır, onu göremese bile ona inanmaktadır, onun yanında olmasa bile onu sonsuz bir aşkla sevmektedir….
Peki siz olsanız ne yapardınız? Kısa bir süre içinde gördüğünüz bir insana çılgınlar gibi aşık olduğunuzun biraz geçte olsa farkına varsaydınız ve ona koşarak gittiğinizde yerinde bulamasaydınız, üstelik nereye gittiğine, kimin yanında olduğuna dair en ufak bir detay bile öğrenemeseydiniz, ama ne olursa olsun içinizde bir inanç olsaydı?
Kitap hakkında burada sayfalarca şey yazabilirdim. Ama kitabın kendi açıklamasını burada olmasını daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Fransız Teğmenin Kadını Kitap Açıklaması
İngiliz edebiyatının büyük ustalarından olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahareti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkat çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını’nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Öncelikle olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar; Viktorya döneminde yaşamanın ne anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor; Ve nihayet varoluşçuluğun “sahicilik” ve özgürlük arayan insan soyutlamasını ete kemiğe büründürüyor; ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor. Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve “görev” bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların “görev”lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat; ama görmüş geçirmişlik ile bir aristokrattan beklenenler arasındaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah’yla tanıştıktan sonra bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır... Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov’un deyimiyle “belkemiğini titreten” kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için...
“Fransız Teğmenin Kadını yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da... Okuyun...” - Orhan Pamuk -
"Pencereyi kapama gök dolabilir içeri" Sözleriyle büyülen şairin hikayesine bir göz attım bugün...
Mayıslar hep ölümü hatırlatır bana işte Arkadaş lakabıyla Zekai ÖZGER'ide daha 25'inde 5 Mayıs 1973'te genç Mayıslar kuşağına yolcu ettiğimizi öğreniyorum...
Sonra şiirlerin, öykülerin, aşkların, şarkıların, doğa’daki tüm uyanışların görkemli buluşmalarını, yürek vuruşlarını duyumsadım içimde. Kırmızı karanfil sağanağına tutulur gibi oldu gönlüm. Sanki tünellerden gürültüyle geçen tarih vagonları savaşımlar, sevinçler, coşkular, acılar, devrimler, darbeler yaşamış zamanları taşıdı günlüğüme. Ve "Pencere" şiiri beni öyle sarmıştı ki... Neden göğü doldurmalıydım içime; o zaman daha iyi anlıyordum. Pencereyi açtığımda gök ve mavi içeriye dolarsa; ancak içime doldurabilecektim.... İşte anca pencereyi kapamadan; umut vaadeden gökyüzünü ve kuşları içime doldurabilecektim...
Ve beni duyabilmeleri için penceremin açık olması gerekirdi... Tam da o anda isyanım dışarıya çıkabilirdi... Tam da o anda sesim sarabilirdi dünyayı.. Anca o sırada beni duyabilirdiniz...
Pencere'niz hep açık kalsın...
Şiir pencereyi kapama gök dolabilir içeri sen neyi görebilirsin ıslak bir bulutun ağışını mı
pencereyi kapama kuş dolabilir içeri sen neyi taşıyabilirsin kırık bir dalın yükünü mü
Pencereyi aç soluğun çıksın dışarı sen büyütmedin mi ciğerinde onu Kokusu hayatı yıkasın diye
Pencereyi aç sesin sarsın dünyayı duyulur elbet ta ötelerden Yürek kendini tanır
Şîrove
0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info
yan
Bar dibe...
Nivîsên Pêşniyarkirî
Bar dibe...
Yaşama Tutunmanın Başka Adı
İyi olmak ya da olmaya çalışmak bir neden aramak, neden bulamamak ve sessiz gidişler; "neden giderler?" Cevabı bilinse dahi kişinin gururuna yediremeyeceği zor bir soru!
Ve halen bu sorudan sonra iyi kalabiliyorsa insan. Kafasındaki milyon soruyu bir kenara itip uzaklaşmak istiyorsa insan. İşte düşünmenin zamanı gelmiştir. Çünkü insan her ne olursa olsun. Tutunmak ister. Hayata yaşama ve yeniden başlamalara...
O zor soruya mı ne olur. Bunu sormamış sayın kimininize göre zamanla, kiminize göre başka etkenlerle cevaplanamayan bu soru unutulmaya yüz tutmanın adıdır. Bu da geçer bunu da unutursun dediğiniz her soru bu zor sorulara dahildir. Çözülemeyen bu soru bir sır olarak geçmişe gömülecek. Zor sorulara inat hayat yeni sayfalar açmaya değiyor çünkü....
Gurur kısmına gelince. İnsan çoğu zaman satırların içindeki gizli özne olarak kalmayı tercih eder. O beni bir türlü yakıştıramıyor kendine işte gurur budur. Oysa cümlelerin gizli öznesi konumundaki insan ne kadar da gizlenmeye çalışsa da o gurur dediği şeyin dışardan görünemeyeceği bir şey sanarsa da aslında bilir ki kendisi kendine biraz mahcuptur. Ve kendisine yakıştıramadığı gurur karşısında hep biraz eziktir. Yine de tüm gurur unsurlu olaylar karşısında biraz cesaretlidir insan bilir ki gurur yaptığı şey aslında onu ileriye taşımayacaktır. Bu nedenle ilerlemek için gururunu da ezip geçmeyi bilmiyordur insan....
Ahmed Arif Vay Kurban Hakan Eren Yorumuyla
Vay kurban Dağlarının, dağlarının ardı Nazlıdır Uçurum kıyısında incecik bir yol Gider dolana - dolana Bir hastan vardır, umutsuz Belki Ayşe, belki Elif Endamı kuytuda başak Memesinin, memesinin altında Bir sancı Bir hayın bıçak Ölüm bu, Fukara ölümü Geldim, geliyorum demez Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü Ya da seher, mahmurlukta Bakarsın, olmuş olacak Bir hastan vardı umutsuz Hasreti uykularda Hasreti soğuk sularda Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri İki mavi, kocaman korku çiçeği Açar, derin kuyularda Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur Hiç akıl edip de düşünen var mı Gün kimin hesabına tutar akşamı Rahmetinden kim demlenir bulutun Hayırlı evlat makina nasıl canavar kesilir Kurdun, karıncanın rızkını veren Toprak nasıl ayartılır Yüz vermez topal öküze Ve almaz koynuna kara sabanı Sepetçioğlu'm kömür işçisidir Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif Mal, haraç - mezattır Can, pazar - pazar Kırmızı, ak ve esmer Yumuşak ve sert buğdaları Yaratan ellerin sahibidir bu Kör boğaz, nafaka uğruna Haldan düşmüş, tebdil gezer Dağlarının, dağlarının ardı Nasıl anlatsam Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz Çırılçıplak Vay kurban "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda." Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile Fedayı kabul etmektir Cennet yapabilmek için seni Yoksul ve namuslu halka Bu'dur ol hikayet Ol kara sevda Seni sevmek Felsefedir kusursuz İmandır, korkunç sabırlı İp'in, kurşun'un rağmına Yürür pervasız ve güzel Sıradağları devirir Akan suları çevirir Alır yetimin hakkını Buyurur, kitabınca Gün ola, devran döne, umut yetişe Dağlarının, dağlarının ardında Değil öyle yoksulluklar, hasretler Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır Bir tek zeytin dalı bile yalnız Sıkıysa yağmasın yağmur Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ Bu yürek, ne güne vurur Kaçar damarlarından karanlık Kaçar, bir daha dönemez Sunar koynunda yatandan Hem de mutlulukla sunar Beynimizin ışığında yeraltı Her mevsim daha genç, daha verimli Sunar, pırıl - pırıl, sebil Ömrünün en güzel aşk hasadını Elimizin hünerinde yeryüzü Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar Bir'e on, bir'e yüz'le akşama gebe Şafakla doğan işgücü Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür Ol kitapta böylece yazılıdır Ol sevda, böyledir çünkü
Şiir Ahmed Arif Vay Kurban Seslendiren Hakan Eren
İçimizde Umut Var
İçimizde umut var. Papatyaların sevmelerine kanıyor içimiz. İlkbaharların sıcak güneşlerinin ardına sağanak yağmurlu bir duş alıyoruz. Temizleniyor kirimiz, biraz yoruluyoruz tabi, tatlı bir yorgunluk...
İçimizde umut var. Toprak kokuyor etrafımız, nehirler her zaman ki gibi görkemli, kuşlar melodiler eşliğinde yine selamlıyor bizi... Gökyüzünde sonsuz mavi, içimiz dallarda açan çiçek taneleri...
İçimizde umut var. Kaldırımları, sokakları, caddeleri yollarımızın kesişme ihtimali uğruna her an için bir adım atıyoruz.
İçimizde umut var. Olurda aynı göğün altında, tüm güzel insanlarla aynı anlara talip oluruz diye...
Sanırım insan denilince umudunu, sevgisini, herşeyini yitirmiş birşey canlanıyor kafamızda. Neden bu böyle? Biraz aksiliklerden olabiirim sanırım. Oysa tüm güzelliğiyle yaşayamayız hayatı, öyle aksilikler var ki her biri, "tamam bu sefer mutlu olacağım" dediğimiz yerde çelme taktılar, her seferinde yüzüstü çakıldık yere... Bu nedenle yarım kalan mutluluklara inat etmek lazım. Bu inat umudun yeşerdiği mevsim, papatyaların sevmelerine götüren durak, yağan yağmur damlaların yükümüzün hafifletmesi kadar anlamlı bir bakış açısı olmalı!
Sanırım insan, aynı göğün altında buluştuğu için, aynı topraklara ayak bastığı için, aynı pınarlardan su içtiği için ve daha bir çok şey için kendisinden çok herkes için eyleme geçme gücünü bulmalı kendinde. Doğrusu insan zindanından dışarıya adım atmadığı sürece kendini hep mahkum olarak görür. İyiliğe, dünyaya ve insana dair her şeyde umudunu yitirmiş bulur. Aslında insanın umudu var etme süreci kendisine yaptığı bir iyilik olarak görülebilir...
Sanırım insan, sevme ve sevilmeye olan çabasını yanlış yorumluyordur. Sevginin birleştirici rol üstlendiğini unutuyor. Sevilince de göğe yükselişlerini görmüyor. Ya da içindeki heyecanını çabuk yitiriyordur. Belki de tam bir umuda tutunurken, göğündeki yıldızlar sönüyor, dipsiz bir kuyuya dönüşüyor, kendinden düşüyordur. Yine içindeki umudu var etmeyi başaramamıştır. Tüm bu güzel hikayede henüz kendine okuyacak cümleler bulamamıştır. En önemlisi de sabır ile beklemesini gerektiğini unutmamasıdır.
Umudu neye nasıl yorarsanız, öyle bir güzelliğe dönüşür umut budur.
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Hisler Evreni
Hislerin en gerçeği en acımasız olanı ile başlamak istiyorum, korku… Korkunun temelinde bilinmezlik vardır. Bu bilinmezlik neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizle ilgilidir. En basite indirgeyecek olursak karanlıktan korkan bir canlı bulunduğu ortamda ne olduğu bilmediği ve tamamen hayal dünyasında kendisi var ettiği ve var ettikleriyle endişeler geliştiriren bir olgudur.
Aslında tüm duygular birbirinin içine gizlenmiş gibidir. Ve aralarında kopulmaz bağlar var. Duygularımıza verdiğimiz isimler de hislerimizin yoğunluğuyla ilişkilidir. Ama aralarında hep ilişkiler vardır. Tıpkı heyecan, endişe ve korku gibi öyle derin bağlarla bağlılar bu mükemmel üçlü…
Neden mükemmel çünkü yapmak istediğiniz veya yapmaya yeltendiğiniz olayları yapıları olguları bu üçlü kontrol eder. Heyecan komut verir der ki; o kadar olumsuz düşünceye rağmen başarabilir miyim? Endişe devam eder; ya başaramazsam? Ve korku gelir hepsinin üzerine çöker der ki; kaç durma kaç? Tüm bunlarla yüzleşmeye çalışan 1300 gr beynimiz duygularımız karşısında mantıksal yol ararken kendine, hislerimiz mantıksal yönlerimizin önüne setler örer ve her şeyi mahveder. Hayal kırıklığı, pişmanlık...
Ama siz yine de aklınıza güvenip duygularınızı da köreltmeyin. Korkularınızla gerçeği fark edin. Heyecanınızla korklara yürürün. Bu yürüşünüzde endişe duyacağınız birşeyler de var olmalı. Ama yine de kaçmayı düşünmeyin.
Hislerin en kuvvetlisi olanına gelirsek umut derim... Mümkün olmayan herhangi bir şeye inandırabilir, tüm zamanlar boyunca insanı bekletebilir ve geleceğe dair tüm hayalleri içselleştirip kendine bir yol çizdirtebilir. Hem çok saftır hemde insanı bir ihtimal uğruna peşinde sürükleyecek kadar tehlikelidir umut.
Daha sayabileceğim örneklendirebileceğim birçok duygu var elbette... Peki tüm bu hislere rağmen nasıl bir tutum sergilemeliyiz? Yıllarca sorulmuş olan mantık mı yoksa hisler mi? Tabi ki kesin bir cevap veremeyiz. Her ikisiyle tercih yapmayı öğrenmeliyiz... Ne zaman mantık devreye girer ne zaman his devreye girer bunlara açıklık getirmeliyiz. Öncelikle insanın kendini tanıması gereklidir. İstersen başarılı olursun. İstersen dünyanın en zengin adamı olursun. Ne istediğini bilirsen mutlu dahi olursun. Hatta ne istemediğini bilirsen ne istediğine daha kolay ulaşabilirsin...
Ömür Dediğin
Size küçük bir sır vereyim mi? Bütün hayallerimiz güzeldir. Bunun yanında derin izlerimiz var. Bu derin izler hep hayallerimizin önüne perdeler çekiyor. Hal böyle olunca girişte sorduğum sorular anlamını yitiriyor. Yok bazılarımız hayal kurmaktan korkuyoruz. Çünkü kurduğumuz gibi olmuyor yaşantımız... Payımıza bir keresine keder düşmüştür. Ne yazıktır ki kurtuluşu olmayan bir yol görünmüştür. Biz bir keresine umudumuzu güzelliklerden yitirmişiz. Sonra güzel olan hayallerimizi duvarlar arasına hapsetmişiz.
Ah biraz farkında olsak ne kadar anlamsız, ne kadar olduk olmadık şeyler için ne kadar anlamlı, ne kadar güzel şeylerden vazgeçmişiz. Yaşayacağımız üç beş günlük dünyada ne uğruna feda etmişiz güzel günlerimizi... İşin özü şu aslında duygularımızı ne köreltelim ne de heva edip yüceltelim. Her zaman orta yol olduğunun bilincinde olalım... Aksi halde ömür dediğimiz üç beş günümüzü acısıyla tatlısıyla, iyisiyle kötüsüyle anlamsız bir o kadar bir hiçlikle yitireceğiz.
Siz en iyisi ayrılıklarınızı, vedalaşmalarınızı, kavgalarınızı ve daha bir çok eylemlerinizi hayallerinizle süsleyin. Varsın gerçekleşmesin. Varsın güzel olmasın. Unutmayın! Yapraklar sararırken aynanın karşısında yüz hatlarımızdaki buruşukları farkediyoruz... Mevsim geçişlerinde yaşlanıyoruz, bir kış gününde saçlarımıza aklar karışıyor... Bir de bakmışız bir yaz gününde ölmüşüz....
Ömür dediğimiz şu kısa sürede bari hayallerimiz eksik kalmasın. Hayallerimizle bir çok eksiğimizi tamamlayabiliriz. Unutmayın!
Fransız Teğmenin Kadını John Fowles
Kitap hakkında küçük notum
John Fowles, “Fransız Teğmenin Kadını” adlı o mistik romanında, Charles adlı zengin bir soylunun Sarah adında bir hizmetçiye bir anda aşık olup, onun ortadan kaybolmasından sonra içindeki o nerden geldiği belli olmayan büyük bir inançla yıllarca izini sürmeye başlar bu esrarengiz kadınının... Nerde olduğunu bilmeden, şehir şehir dolaşarak, günlerce, aylarca sürer bu arayış… Ne olursa olsun Charles’ın içindeki inanç bitmez, tek dayanağı odur çünkü… .
.
Göremediği bir şeye inanmıştır ve ne yazık ki, Başka güvenebileceği bir şey kalmamıştır…
Ne olursa olsun sevdiği kadını bulacaktır, onu göremese bile ona inanmaktadır, onun yanında olmasa bile onu sonsuz bir aşkla sevmektedir….
Peki siz olsanız ne yapardınız? Kısa bir süre içinde gördüğünüz bir insana çılgınlar gibi aşık olduğunuzun biraz geçte olsa farkına varsaydınız ve ona koşarak gittiğinizde yerinde bulamasaydınız, üstelik nereye gittiğine, kimin yanında olduğuna dair en ufak bir detay bile öğrenemeseydiniz, ama ne olursa olsun içinizde bir inanç olsaydı?
Kitap hakkında burada sayfalarca şey yazabilirdim. Ama kitabın kendi açıklamasını burada olmasını daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Fransız Teğmenin Kadını Kitap Açıklaması
İngiliz edebiyatının büyük ustalarından olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahareti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkat çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını’nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Öncelikle olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar; Viktorya döneminde yaşamanın ne anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor; Ve nihayet varoluşçuluğun “sahicilik” ve özgürlük arayan insan soyutlamasını ete kemiğe büründürüyor; ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor. Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve “görev” bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların “görev”lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat; ama görmüş geçirmişlik ile bir aristokrattan beklenenler arasındaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah’yla tanıştıktan sonra bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır... Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov’un deyimiyle “belkemiğini titreten” kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için...
“Fransız Teğmenin Kadını yalnız bu yüzyıl yazılmış en iyi tarihi romanlardan biri değil, hayatta okuduğum en esrarlı ve mantıklı aşk romanı da... Okuyun...” - Orhan Pamuk -
"Pencereyi kapama gök dolabilir içeri" Sözleriyle büyülen şairin hikayesine bir göz attım bugün...
Mayıslar hep ölümü hatırlatır bana işte Arkadaş lakabıyla Zekai ÖZGER'ide daha 25'inde 5 Mayıs 1973'te genç Mayıslar kuşağına yolcu ettiğimizi öğreniyorum...
Sonra şiirlerin, öykülerin, aşkların, şarkıların, doğa’daki tüm uyanışların görkemli buluşmalarını, yürek vuruşlarını duyumsadım içimde. Kırmızı karanfil sağanağına tutulur gibi oldu gönlüm. Sanki tünellerden gürültüyle geçen tarih vagonları savaşımlar, sevinçler, coşkular, acılar, devrimler, darbeler yaşamış zamanları taşıdı günlüğüme. Ve "Pencere" şiiri beni öyle sarmıştı ki... Neden göğü doldurmalıydım içime; o zaman daha iyi anlıyordum. Pencereyi açtığımda gök ve mavi içeriye dolarsa; ancak içime doldurabilecektim.... İşte anca pencereyi kapamadan; umut vaadeden gökyüzünü ve kuşları içime doldurabilecektim...
Ve beni duyabilmeleri için penceremin açık olması gerekirdi... Tam da o anda isyanım dışarıya çıkabilirdi... Tam da o anda sesim sarabilirdi dünyayı.. Anca o sırada beni duyabilirdiniz...
Pencere'niz hep açık kalsın...
Şiir pencereyi kapama gök dolabilir içeri sen neyi görebilirsin ıslak bir bulutun ağışını mı
pencereyi kapama kuş dolabilir içeri sen neyi taşıyabilirsin kırık bir dalın yükünü mü
Pencereyi aç soluğun çıksın dışarı sen büyütmedin mi ciğerinde onu Kokusu hayatı yıkasın diye
Pencereyi aç sesin sarsın dünyayı duyulur elbet ta ötelerden Yürek kendini tanır