Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Altı yıldır sağlık sektöründeyim. Yüzlerce hasta tanıdım. Bir çok hayat hikayesine, birçok mucizeye şahit oldum. Kimi zaman hastalarla üzülüp, kendi köşeme çekilip hıçkırarak ağladım. Kimi zamanlarda da hastaların mutluluğuna ortak oldum.
Çok zengin insanlar tanıdım, yüzü tanıdık, namı bilinen... Hastane koridorlarında sevdikleriyle savaş verirdiler ellerinden hicbisey gelmezdi o an anlardım zengin olması hiçbir şey ifade etmez, parası bile kurtaramazdiı. Bir servet dökerler ama sağlığına kavuşturamazlardı sevdiklerini.
Yine bir hastamiz vardı hasta değildi. Ama her gün hastaneye gelirdi. Bir insan hasta olmadığı halde her gün hastaneye gelir mi?
Gelirdi, çok zengindi. Evleri, yatları, arsaları, son model arabası vardı ama kimsesi yoktu yanlızdı. Evet yapayalnızdı ve sadece birazcık ilgi görmek için her gün gelirdi. Şikayetleri hiç bitmezdi.
Parası olmadığı için tedavi olamayan hastalarda vardı. Sırf maddi açıdan bakamayacaği için gebeliğini sonlandırmak isteyen çaresiz anne, bir tarafta çocuk sahibi olmak için tüp bebek merkezine bütün birikimini veren aileler vardı.
Biri varlık içinde annelik duygusunu tatmak isterken diğer tarafta bir anne çocuğuna iyi bir gelecek sunamayacağindan, çocuğundan vazgeçmeyi göze alıyordu.
Hayat birilerini bir şekilde imtihan ediyordu.
Ama en büyük imtihan da sanırım insanın sevdiklerini acil kapısında beklemesiydi.
Çaresizce...
Demem o ki sevdiklerinizin yaşarken kıymetini bilin. Önce sağlık isteyin çünkü herşey para değil. Sonra sevdiklerinizin kiymetini bilin. Bir gün sağlığınız da sevdikleriniz de sizi terk edecek. Hayatta paradan, maldan, mülk den daha değerli şeyler var .
Mesela yardımlaşmak gibi. Mesela birinin eksiğini tamamlamak gibi. Hiçbir şey yapamıyorsan yanında olduğunu hissettirmek gibi. Ve inanın sevmek, sevilmek, kıymet bilmek, değer vermek, bir insanı mutlu etmek, onun mutluluğuyla mutlu olmak bunlar hep bedava.
Son zamanlarda kelimelerin boğazda düğümlenmesinin ne olduğunu çok iyi bir şekilde öğrendim. Bir ah çekip bunu içinde saklamanın ne kadar ağır bir yaraya dönüştüğünü, mekanın içinde hapsolmanın ve tüm hüzünlerin içten içe süzülmesini öğrendim. Başımı yastığa koyduğumda bitmeyen sonsuz tane düşüncenin esirine dönüşürken, kendimle mücadelemde neden galip gelmem gerekeceğini bilmeden amansız bir savaşta ne kadar yorulduğumu fark edemiyorum.
Benim için durum böyleyken etrafım da pek iyi değil. Bunu tüm gerçeğimle yaşıyorum. Ve anlıyorum ki acı kişisel olarak yaşadığım bir şey değil bütünüyle etrafımı saran bir şey... Son zamanların kelime darcığına sıkışmış boğazım hiç bir teselliye mahal verecek durum da değil... Öylece her şey kendini bir yokuşa sürüklemeye başlıyor. Her şey sıkıcı ve bunaltıcı bir hal almaya başlıyor...
Tüm bu süreçlerin sonunda hala burdayım. Ve bir şey yapacak takat bulamıyorum kendim de... Buna rağmen biraz daha ayağa kalkma vakti olduğunu biliyorum. Onun için şimdi ayağa kalkma vaktidir. Hadi ayağa kalkalım biraz daha fazla kenetlenelim. Geçmeyecek yaraların kabuk bağlamasını beklemeyelim. Gerekirse yaralarımızı biraz daha deşelim... Ama kalkalım yine önce kendimiz için sonra etrafımız için varsın o kelimeler hep düğümlenmiş kalsın. Varsın anlatılmaya ve teselliye yeltenmesin sözcükler ki samimiyetle yaklaştığınız müddetçe etrafinıza tüm sözcüklerden daha fazla şeyi hissettireksiniz. Ve aynı düzeyde kendinizi toparlayamaya vakit bulacaksınız...
Sol göğsümün üzerine derin mi desem, ağır mı desem, acı mı desem, bir tuhaflık var. Koca bir yükü orada taşıyorum. Bu bilinmez bir zamanın sancısıdır. Saniyeler dakikalara saatler derken yılları geride bıraktım. Biliyor musun hiç eksilmiyor o adını koyamadığım şey. Sanırım bir harabeye dönüşüyorum.
_____________@heft_reng___________
İnsan çok özlemekten sevdiklerinin yüz hatlarını bile unutur. Ama içindeki o sevgi hep baki kalır.
_____________@heft_reng___________
Umut bizim için herşeyi yarına ertelemekti. Yarınlar gelip geçiyordu. Oysa biz sadece aklımızla dalga geçiyorduk. Ve yaptığımız tek eylem hiçsizliğe sürüklenen bir zamanda olmayacak şeyleri gözümüzde büyütmekti.
_____________@heft_reng___________
Kelimelerin gidenlere diyeceği pek bir şeyi yoktur.
Bazı cümleler tamamen avutulmak için kurulur.
Nihayetinde öyle olur insan kendini avutur. Ve mevzu kapanır.
Ama bazı insanlar için gitmek eylemi mesafelerden ibaret kalır. Anılar tüm anlara arkadaşlık etmeyi bilir. Kelimelerin bu insanlara borçları vardır. Yoksa bir araya gelip onca güzel hikayelerin konusu olamazlardı.
_____________@heft_reng___________
Tam da geçecek gibi olunca ufak bir şey herşeyi yeniden başa sarmaya başlıyor. O an kaderimize razı olmayı mı gerektirir acaba "hayırlısı böyleymiş" demek mi gerekir pek bir fikrim yok. Doğrusu ilgilendiğimiz konu pekte bu değil. Her zaman ki gibi geçmeyen asıl konuyla meşgul oluruz.
_____________@heft_reng___________
Nereden tutsam elimde acı kalıyor. Etrafım bir acı sarmalı ve ben kendimi duyarsız birazda bencil hissediyorum. Esasında tüm kavgam kendimle yenilsemde kazansamda...
_____________@heft_reng___________
Sanki bir yerlerde birşeylerimi kaybetmişte yıllarca kaybettiğim şeyi arıyorum gibi bir hisle doluyum. Ve koca bir sır olarak kalıyor aradığım o şeyi bulamıyorum. Artık aklım almıyor, sahi bu kadar karmaşık bir durum karşısında bu kadar çok şeye akıl yetiyor mu? Bilmiyorum.
_____________@heft_reng___________
Bir şeyin anlam kazanabilmesi için geçmişle bir bağ taşıması gerekir. Bir kitabı, bir hikayeyi, bir şiiri veya bir türküyü kısacası yaşantımızın birer parçalarını anlamlı kılan anılarımızın hepsi geçmiş ile bağı bulunmaktadır.
_____________@heft_reng___________
Bedenimde bilinmeyen bir zamandan kalan acı bir yorgunluk var. Zira zamanın talihsizliğine yenildim. Ve korkunç olan sır perdelerin çözülememesi...
_____________@heft_reng___________
Ruhumuza ışık tutmadan, içinde bulunduğumuz karanlıktan kendimizi kurtaramayız. Bir hikayeye başlamadan önce neden ve nasılını göz önünde bulundurmalıyız. İyi ve güzel başlangıçlar farkındalıkla gelişir.
_____________@heft_reng___________
Aynı mekana, aynı insanlara, aynı duygulara ve hatta hiçsizliğe sürüklenen bir zamana uyum sağlamanın adıdır alışmak!
İnceden ruhumuza üfleyelim, hayallerimiz sınırlarımızı aşmaya başlasın... Bugün doruklarımıza kadar özgürlüğü hissedelim. Bir köşeye geçip utangaç çocuk edasıyla dizlerimizin uzerine çökmeyelim. Şımarık çocuk edasıyla özgüvenimizi gösterelim etrafımıza... Paslı ruhumuza üfleyelim, paslı zerrecikleri bir yerlere savuralım. Asık suratimize, tatlı gülümsemeler çizelim... Etrafımıza bir bakalım. İnsanlarımıza tebessümler sunalım, Bir çember oluşturalım, etrafına güzel insanlar biriktirelim buna sevgi çemberi diyelim...
Nitekim bizim en çok sevgiye ve kuracağımız o çembere ihtiyacımız var. Hayat öyle ki beraberinde hep olumsuzlukları getiriyor. Bizi tüm aksiliklere karşı kurtacak olan güç kurduğumuz o güçlü insan ilişkileridir. Bağlarımız ne kadar güçlü ise aksiliklere karşı mücadelemiz o denli başarıya ulaşır. Bazı anlarımız olacak. Herşey anlamını yitirmeye başlayacak. Nefes dahi alamayacak durumlarımız olacak... Uykularımızı kaçıracak türden kabuslarımız olacak. Ve gecenin yalnızlığında bol bol düşünme zamanlarımız olacak... Belki de o an için durumun içinden sıyrılamayacağız. Geçmeyecek düşüncesi hakimiyetini ilan etmeye başlayacak... Acı her zerremize işlemeye başlayacak. Kayıplarımız olacak, bizden bir çok şey eksilmeye başlayacak.... Hayatın acı tablosu karşısında yenik düşeceğiz... Velhasıl tarifine yetmeyecek tüm kelimelerin çaresizliği karşındaki acizliğimiz baş gösterecek...
Bu noktadan sonra bir ama demek gerekiyor. Sığındığımız tek teselli olan zamana yenik düştüğümüz bu durumun geçmesini beklemiyorum. Amayı sürdürerek insanın içinde olan sabır duygusuna güveniyorum. Ve şunu diyorum. İnsan alışır herşeye... İşte alışmayı bekleyeceğiz. Ruhumuza biraz üflediysek ve kendimizle birazcık yüzleştiysek şimdi yeniden ayağa kalkma vaktidir.
Oluşturduğumuz o sevgi çemberine dahil olalım. Sıkı sıkı geri kalan sevdiklerimize sarılalım.
Dediklerime hepiniz dahilsiniz. Acizliğimizi kabul edelim. Acımızı en son damlasına kadar yaşayalım. İçimizde yaşanan her ne ise sonuna kadar özgürce yaşayalım. Ama kalkmasını da bilelim. Bunu başarabiliriz bu bizim elimizde... İnsanlar olumsuz düşünmeye başladıklarında, ardı ardına olumsuzluklar başlar. Bir tür hastalık gibi, önce kendimiz için sonra sevdiklerimiz için başarmaya inanmak gerekir.
Bizler iç dünyamızın dışımızla temasından korkuyoruz. Sonra içimiz nem kapmaya başlıyor. Bir anlık bu durumu kaldıramayışımızla içimize hapsettimiz o ruhu yaşamaya başlıyoruz. Bunu yapmamalıyız. Öyle bir inançla tutunalım ki hayata, inandığımız yaratıcıya ona iman ettiğimizi ispatlayalım... Sevgiyle kalın...
Hayat tüm inancınızla birine karşı duyduğunuz sevginin hüzne dönüşme sahnesidir. Ve hayat ilk kırıkların oluştuğu bir durakta tüm kırılmalara alışma tabiridir. Buna sebep olan durumu sorguluyorum. Ve yıllar öncesine küçük bir yolculuğa çıkıyorum. Uzaktan uzağa yakınlık duyduğum birine karşı nedensiz mesefaler girmeye başlıyordu aramıza, arada bir de aramızdaki bağın hiç kopayamayacağına dair bir inanç oluşuyordu içimde.. Garip kurduğum cümleler, düşlerimde ki o, yaşadığım tüm anılarım... Tarifine yetmiyor kelimelerim öyle bir tuhaflıkla doluyum. Hayat diyorum tecrübe kazanmak için yeterli bir zaman sunmuyor. Birine karşı duyduğunuz sevginin küçük kırıntılarla hüzne dönüştürüyor.
Bir yanım tüm hüznümle onda kalmayı beceriyor. Bir yanım da harabeye dönüşüyor hala ve sanırım ansızın bir sarsıntıyla kendimi derin bir enkazın altında buluyorum. İçimde bir felaket kopuyordu. En çokta onu incitiyordum orda...
Şöyle söyleyeyim "Ne kadar kırılırsanız kırılın, insan hep birine sığınma ihtiyacı duyuyor." Ve sanırım insan en çokta kendine kırılıyor bu kırıklarıyla yine bir şekilde baş etmeye çalışıyor. Zamanın talihsizliği burda başlıyor. Koca bir sır ne yapsakta bir türlü çözemiyoruz. Oysa zamanın sır olarak sakladığı geçmiş ve gelecekler bizde hep bir düş kırıklığı var etmeye yetiyor. Zamanın sırrını çözeniniz var mı acaba? Günün birinde susmaya yüz tutarsa kelimeleriniz susmayın. Sustuğunuz her an için kendinizi ızdırap içinde bulacaksınız. Lakin ne zaman susmaya başlasam;
"O zaman bir yerlerim acımaya başlıyor.
Bu yüzden benim susmamam gerek..." Sizde susmayın. Belki hüzünleriniz eksilmeyecek kırıklarınız geçmeyecek ama o acı ızdıraba karşı da direnme gücü bulacaksınız.
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Elma kokusunu sever misiniz? Ya da şöyle sorayım... Hiç elma yerken boğazınızda bir yanma hissettiniz mi? Hayır mı? O halde size bir olay anlatayım. Bundan tam 31 yıl önce 16 Mart 1988 sabahı... Elma kokusuyla uyandı HALEPÇELİLER...
Sevinçle mutfağa yöneldiler önce... Kokunun mutfaktan gelmediğini anlayınca camlarını açtılar... Baktılar ki koku dışarıdan daha çok çok hissediliyor. Hemen dışarıya akın ettiler merak ve heyacanla... Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyacanla dışarıya çıkmış...
Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu... Ama bir yandan da derinlerinde bir yanma hissetlier sanki... Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı bir çoğu... Koku daha da şiddetlendi. Koşuyorlardı; ama yanıyorlardı da... Yanma artarken derileri morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla... Bir an önce suya ulaşmalılardı... Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu. Bu sefer asit dolu bir havuza girmişler gibi... Artık ölmüşlerdi; ölümün nerden geldiğini anlayamadan... Yanarak ölmüşlerdi; üstelik dumansız ve ateşsiz bir yanmaydı bu... Çığlıklarla... Bağırışlarla...Çağırışlarla...
Dünyanın gözü önünde, bir diktatör tarafından 6 bin can, elma kokulu kimyasallarla katledildi; sakat bırakıldı. İnsan insan olmaktan utandı. Ama insanlık buna sessiz kalanlara karşı(Batı Dünyasına karşı) daha çok utandı.
Sizce acı çekmek kötü bişey mi? Eksileri olduğu kadar artıları yok mudur? "Acının da iyi yönü mü olur?" Diye mi düşünmektesiniz. Oluyormuş acınında eksileri olduğu kadar artıları da oluyor. Biz eksikleriyle meşgulken artılarını göz ardı ediyoruz.
Düşünün acı kavramını hayatınızdan çıkarmış bulunmaktasınız. Bütün dramatik olaylar karşısında bir tepkiniz yok, sevdiğinden ayrılıyor, sizi terk edenler oluyor, sevdiğiniz biri ölüyor. Ve bu durum karşısında sadece anlamsız bakışlarla izliyorsunuz.
Bir kitap okumaya başlıyorsunuz. Kitaptaki tüm duygulara sahipken acıya gelince bir boşluk oluşmaya başlıyor. Bir boşluk var biliyorsunuz. Ama acı diyerek dolduramıyorsunuz. Birini özlüyorsunuz, birileri sizi üzecek, birileri sizi kıracak ama siz bu durum karşısında acı nasıl çekilir bilmeyeceksiniz. Dışarda dolaşacaksınız acı hayatlarıyla boğuşan onca insanlarla karşılacaksınız acılarını paylaşamacaksınız.
Acı da bir nimet olmalı değil mi? Acıya da şükredebilmeli insan değil mi? Yoksa tüm bu olaylar karşısında oluşacak boşluğu doldurabilir mi insan?
Şîrove
0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info
yan
Bar dibe...
Nivîsên Pêşniyarkirî
Bar dibe...
Tecrübe Nedir
Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Altı yıldır sağlık sektöründeyim. Yüzlerce hasta tanıdım. Bir çok hayat hikayesine, birçok mucizeye şahit oldum. Kimi zaman hastalarla üzülüp, kendi köşeme çekilip hıçkırarak ağladım. Kimi zamanlarda da hastaların mutluluğuna ortak oldum.
Çok zengin insanlar tanıdım, yüzü tanıdık, namı bilinen... Hastane koridorlarında sevdikleriyle savaş verirdiler ellerinden hicbisey gelmezdi o an anlardım zengin olması hiçbir şey ifade etmez, parası bile kurtaramazdiı. Bir servet dökerler ama sağlığına kavuşturamazlardı sevdiklerini.
Yine bir hastamiz vardı hasta değildi. Ama her gün hastaneye gelirdi. Bir insan hasta olmadığı halde her gün hastaneye gelir mi?
Gelirdi, çok zengindi. Evleri, yatları, arsaları, son model arabası vardı ama kimsesi yoktu yanlızdı. Evet yapayalnızdı ve sadece birazcık ilgi görmek için her gün gelirdi. Şikayetleri hiç bitmezdi.
Parası olmadığı için tedavi olamayan hastalarda vardı. Sırf maddi açıdan bakamayacaği için gebeliğini sonlandırmak isteyen çaresiz anne, bir tarafta çocuk sahibi olmak için tüp bebek merkezine bütün birikimini veren aileler vardı.
Biri varlık içinde annelik duygusunu tatmak isterken diğer tarafta bir anne çocuğuna iyi bir gelecek sunamayacağindan, çocuğundan vazgeçmeyi göze alıyordu.
Hayat birilerini bir şekilde imtihan ediyordu.
Ama en büyük imtihan da sanırım insanın sevdiklerini acil kapısında beklemesiydi.
Çaresizce...
Demem o ki sevdiklerinizin yaşarken kıymetini bilin. Önce sağlık isteyin çünkü herşey para değil. Sonra sevdiklerinizin kiymetini bilin. Bir gün sağlığınız da sevdikleriniz de sizi terk edecek. Hayatta paradan, maldan, mülk den daha değerli şeyler var .
Mesela yardımlaşmak gibi. Mesela birinin eksiğini tamamlamak gibi. Hiçbir şey yapamıyorsan yanında olduğunu hissettirmek gibi. Ve inanın sevmek, sevilmek, kıymet bilmek, değer vermek, bir insanı mutlu etmek, onun mutluluğuyla mutlu olmak bunlar hep bedava.
Son zamanlarda kelimelerin boğazda düğümlenmesinin ne olduğunu çok iyi bir şekilde öğrendim. Bir ah çekip bunu içinde saklamanın ne kadar ağır bir yaraya dönüştüğünü, mekanın içinde hapsolmanın ve tüm hüzünlerin içten içe süzülmesini öğrendim. Başımı yastığa koyduğumda bitmeyen sonsuz tane düşüncenin esirine dönüşürken, kendimle mücadelemde neden galip gelmem gerekeceğini bilmeden amansız bir savaşta ne kadar yorulduğumu fark edemiyorum.
Benim için durum böyleyken etrafım da pek iyi değil. Bunu tüm gerçeğimle yaşıyorum. Ve anlıyorum ki acı kişisel olarak yaşadığım bir şey değil bütünüyle etrafımı saran bir şey... Son zamanların kelime darcığına sıkışmış boğazım hiç bir teselliye mahal verecek durum da değil... Öylece her şey kendini bir yokuşa sürüklemeye başlıyor. Her şey sıkıcı ve bunaltıcı bir hal almaya başlıyor...
Tüm bu süreçlerin sonunda hala burdayım. Ve bir şey yapacak takat bulamıyorum kendim de... Buna rağmen biraz daha ayağa kalkma vakti olduğunu biliyorum. Onun için şimdi ayağa kalkma vaktidir. Hadi ayağa kalkalım biraz daha fazla kenetlenelim. Geçmeyecek yaraların kabuk bağlamasını beklemeyelim. Gerekirse yaralarımızı biraz daha deşelim... Ama kalkalım yine önce kendimiz için sonra etrafımız için varsın o kelimeler hep düğümlenmiş kalsın. Varsın anlatılmaya ve teselliye yeltenmesin sözcükler ki samimiyetle yaklaştığınız müddetçe etrafinıza tüm sözcüklerden daha fazla şeyi hissettireksiniz. Ve aynı düzeyde kendinizi toparlayamaya vakit bulacaksınız...
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Heft Reng'ten Satırlar 6
_____________@heft_reng___________
Sol göğsümün üzerine derin mi desem, ağır mı desem, acı mı desem, bir tuhaflık var. Koca bir yükü orada taşıyorum. Bu bilinmez bir zamanın sancısıdır. Saniyeler dakikalara saatler derken yılları geride bıraktım. Biliyor musun hiç eksilmiyor o adını koyamadığım şey. Sanırım bir harabeye dönüşüyorum.
_____________@heft_reng___________
İnsan çok özlemekten sevdiklerinin yüz hatlarını bile unutur. Ama içindeki o sevgi hep baki kalır.
_____________@heft_reng___________
Umut bizim için herşeyi yarına ertelemekti. Yarınlar gelip geçiyordu. Oysa biz sadece aklımızla dalga geçiyorduk. Ve yaptığımız tek eylem hiçsizliğe sürüklenen bir zamanda olmayacak şeyleri gözümüzde büyütmekti.
_____________@heft_reng___________
Kelimelerin gidenlere diyeceği pek bir şeyi yoktur.
Bazı cümleler tamamen avutulmak için kurulur.
Nihayetinde öyle olur insan kendini avutur. Ve mevzu kapanır.
Ama bazı insanlar için gitmek eylemi mesafelerden ibaret kalır. Anılar tüm anlara arkadaşlık etmeyi bilir. Kelimelerin bu insanlara borçları vardır. Yoksa bir araya gelip onca güzel hikayelerin konusu olamazlardı.
_____________@heft_reng___________
Tam da geçecek gibi olunca ufak bir şey herşeyi yeniden başa sarmaya başlıyor. O an kaderimize razı olmayı mı gerektirir acaba "hayırlısı böyleymiş" demek mi gerekir pek bir fikrim yok. Doğrusu ilgilendiğimiz konu pekte bu değil. Her zaman ki gibi geçmeyen asıl konuyla meşgul oluruz.
_____________@heft_reng___________
Nereden tutsam elimde acı kalıyor. Etrafım bir acı sarmalı ve ben kendimi duyarsız birazda bencil hissediyorum. Esasında tüm kavgam kendimle yenilsemde kazansamda...
_____________@heft_reng___________
Sanki bir yerlerde birşeylerimi kaybetmişte yıllarca kaybettiğim şeyi arıyorum gibi bir hisle doluyum. Ve koca bir sır olarak kalıyor aradığım o şeyi bulamıyorum. Artık aklım almıyor, sahi bu kadar karmaşık bir durum karşısında bu kadar çok şeye akıl yetiyor mu? Bilmiyorum.
_____________@heft_reng___________
Bir şeyin anlam kazanabilmesi için geçmişle bir bağ taşıması gerekir. Bir kitabı, bir hikayeyi, bir şiiri veya bir türküyü kısacası yaşantımızın birer parçalarını anlamlı kılan anılarımızın hepsi geçmiş ile bağı bulunmaktadır.
_____________@heft_reng___________
Bedenimde bilinmeyen bir zamandan kalan acı bir yorgunluk var. Zira zamanın talihsizliğine yenildim. Ve korkunç olan sır perdelerin çözülememesi...
_____________@heft_reng___________
Ruhumuza ışık tutmadan, içinde bulunduğumuz karanlıktan kendimizi kurtaramayız. Bir hikayeye başlamadan önce neden ve nasılını göz önünde bulundurmalıyız. İyi ve güzel başlangıçlar farkındalıkla gelişir.
_____________@heft_reng___________
Aynı mekana, aynı insanlara, aynı duygulara ve hatta hiçsizliğe sürüklenen bir zamana uyum sağlamanın adıdır alışmak!
_____________@heft_reng___________
Ruhumuza Üfleyelim
İnceden ruhumuza üfleyelim, hayallerimiz sınırlarımızı aşmaya başlasın... Bugün doruklarımıza kadar özgürlüğü hissedelim. Bir köşeye geçip utangaç çocuk edasıyla dizlerimizin uzerine çökmeyelim. Şımarık çocuk edasıyla özgüvenimizi gösterelim etrafımıza... Paslı ruhumuza üfleyelim, paslı zerrecikleri bir yerlere savuralım. Asık suratimize, tatlı gülümsemeler çizelim... Etrafımıza bir bakalım. İnsanlarımıza tebessümler sunalım, Bir çember oluşturalım, etrafına güzel insanlar biriktirelim buna sevgi çemberi diyelim...
Nitekim bizim en çok sevgiye ve kuracağımız o çembere ihtiyacımız var. Hayat öyle ki beraberinde hep olumsuzlukları getiriyor. Bizi tüm aksiliklere karşı kurtacak olan güç kurduğumuz o güçlü insan ilişkileridir. Bağlarımız ne kadar güçlü ise aksiliklere karşı mücadelemiz o denli başarıya ulaşır. Bazı anlarımız olacak. Herşey anlamını yitirmeye başlayacak. Nefes dahi alamayacak durumlarımız olacak... Uykularımızı kaçıracak türden kabuslarımız olacak. Ve gecenin yalnızlığında bol bol düşünme zamanlarımız olacak... Belki de o an için durumun içinden sıyrılamayacağız. Geçmeyecek düşüncesi hakimiyetini ilan etmeye başlayacak... Acı her zerremize işlemeye başlayacak. Kayıplarımız olacak, bizden bir çok şey eksilmeye başlayacak.... Hayatın acı tablosu karşısında yenik düşeceğiz... Velhasıl tarifine yetmeyecek tüm kelimelerin çaresizliği karşındaki acizliğimiz baş gösterecek...
Bu noktadan sonra bir ama demek gerekiyor. Sığındığımız tek teselli olan zamana yenik düştüğümüz bu durumun geçmesini beklemiyorum. Amayı sürdürerek insanın içinde olan sabır duygusuna güveniyorum. Ve şunu diyorum. İnsan alışır herşeye... İşte alışmayı bekleyeceğiz. Ruhumuza biraz üflediysek ve kendimizle birazcık yüzleştiysek şimdi yeniden ayağa kalkma vaktidir.
Oluşturduğumuz o sevgi çemberine dahil olalım. Sıkı sıkı geri kalan sevdiklerimize sarılalım.
Dediklerime hepiniz dahilsiniz. Acizliğimizi kabul edelim. Acımızı en son damlasına kadar yaşayalım. İçimizde yaşanan her ne ise sonuna kadar özgürce yaşayalım. Ama kalkmasını da bilelim. Bunu başarabiliriz bu bizim elimizde... İnsanlar olumsuz düşünmeye başladıklarında, ardı ardına olumsuzluklar başlar. Bir tür hastalık gibi, önce kendimiz için sonra sevdiklerimiz için başarmaya inanmak gerekir.
Bizler iç dünyamızın dışımızla temasından korkuyoruz. Sonra içimiz nem kapmaya başlıyor. Bir anlık bu durumu kaldıramayışımızla içimize hapsettimiz o ruhu yaşamaya başlıyoruz. Bunu yapmamalıyız. Öyle bir inançla tutunalım ki hayata, inandığımız yaratıcıya ona iman ettiğimizi ispatlayalım... Sevgiyle kalın...
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kırılmalara Alışma Tabiri
Hayat tüm inancınızla birine karşı duyduğunuz sevginin hüzne dönüşme sahnesidir. Ve hayat ilk kırıkların oluştuğu bir durakta tüm kırılmalara alışma tabiridir. Buna sebep olan durumu sorguluyorum. Ve yıllar öncesine küçük bir yolculuğa çıkıyorum. Uzaktan uzağa yakınlık duyduğum birine karşı nedensiz mesefaler girmeye başlıyordu aramıza, arada bir de aramızdaki bağın hiç kopayamayacağına dair bir inanç oluşuyordu içimde.. Garip kurduğum cümleler, düşlerimde ki o, yaşadığım tüm anılarım... Tarifine yetmiyor kelimelerim öyle bir tuhaflıkla doluyum. Hayat diyorum tecrübe kazanmak için yeterli bir zaman sunmuyor. Birine karşı duyduğunuz sevginin küçük kırıntılarla hüzne dönüştürüyor.
Bir yanım tüm hüznümle onda kalmayı beceriyor. Bir yanım da harabeye dönüşüyor hala ve sanırım ansızın bir sarsıntıyla kendimi derin bir enkazın altında buluyorum. İçimde bir felaket kopuyordu. En çokta onu incitiyordum orda...
Şöyle söyleyeyim "Ne kadar kırılırsanız kırılın, insan hep birine sığınma ihtiyacı duyuyor." Ve sanırım insan en çokta kendine kırılıyor bu kırıklarıyla yine bir şekilde baş etmeye çalışıyor. Zamanın talihsizliği burda başlıyor. Koca bir sır ne yapsakta bir türlü çözemiyoruz. Oysa zamanın sır olarak sakladığı geçmiş ve gelecekler bizde hep bir düş kırıklığı var etmeye yetiyor. Zamanın sırrını çözeniniz var mı acaba? Günün birinde susmaya yüz tutarsa kelimeleriniz susmayın. Sustuğunuz her an için kendinizi ızdırap içinde bulacaksınız. Lakin ne zaman susmaya başlasam;
"O zaman bir yerlerim acımaya başlıyor.
Bu yüzden benim susmamam gerek..." Sizde susmayın. Belki hüzünleriniz eksilmeyecek kırıklarınız geçmeyecek ama o acı ızdıraba karşı da direnme gücü bulacaksınız.
Okuduğunuz için teşekkürler
SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Bedenini kalbine mezar kılmadan
Yazan EDA GÖKÇE
Basit Hataların Sarmaşıklarıyız
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Elma kokusunu sever misiniz?
Elma kokusunu sever misiniz? Ya da şöyle sorayım... Hiç elma yerken boğazınızda bir yanma hissettiniz mi? Hayır mı? O halde size bir olay anlatayım. Bundan tam 31 yıl önce 16 Mart 1988 sabahı... Elma kokusuyla uyandı HALEPÇELİLER...
Sevinçle mutfağa yöneldiler önce... Kokunun mutfaktan gelmediğini anlayınca camlarını açtılar... Baktılar ki koku dışarıdan daha çok çok hissediliyor. Hemen dışarıya akın ettiler merak ve heyacanla... Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyacanla dışarıya çıkmış...
Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu... Ama bir yandan da derinlerinde bir yanma hissetlier sanki... Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı bir çoğu... Koku daha da şiddetlendi. Koşuyorlardı; ama yanıyorlardı da... Yanma artarken derileri morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla... Bir an önce suya ulaşmalılardı... Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu. Bu sefer asit dolu bir havuza girmişler gibi... Artık ölmüşlerdi; ölümün nerden geldiğini anlayamadan... Yanarak ölmüşlerdi; üstelik dumansız ve ateşsiz bir yanmaydı bu... Çığlıklarla... Bağırışlarla...Çağırışlarla...
Dünyanın gözü önünde, bir diktatör tarafından 6 bin can, elma kokulu kimyasallarla katledildi; sakat bırakıldı. İnsan insan olmaktan utandı. Ama insanlık buna sessiz kalanlara karşı(Batı Dünyasına karşı) daha çok utandı.
Acı Da Bir Nimet Olmalı!
Sizce acı çekmek kötü bişey mi? Eksileri olduğu kadar artıları yok mudur? "Acının da iyi yönü mü olur?" Diye mi düşünmektesiniz. Oluyormuş acınında eksileri olduğu kadar artıları da oluyor. Biz eksikleriyle meşgulken artılarını göz ardı ediyoruz.
Düşünün acı kavramını hayatınızdan çıkarmış bulunmaktasınız. Bütün dramatik olaylar karşısında bir tepkiniz yok, sevdiğinden ayrılıyor, sizi terk edenler oluyor, sevdiğiniz biri ölüyor. Ve bu durum karşısında sadece anlamsız bakışlarla izliyorsunuz.
Bir kitap okumaya başlıyorsunuz. Kitaptaki tüm duygulara sahipken acıya gelince bir boşluk oluşmaya başlıyor. Bir boşluk var biliyorsunuz. Ama acı diyerek dolduramıyorsunuz. Birini özlüyorsunuz, birileri sizi üzecek, birileri sizi kıracak ama siz bu durum karşısında acı nasıl çekilir bilmeyeceksiniz. Dışarda dolaşacaksınız acı hayatlarıyla boğuşan onca insanlarla karşılacaksınız acılarını paylaşamacaksınız.
Acı da bir nimet olmalı değil mi? Acıya da şükredebilmeli insan değil mi? Yoksa tüm bu olaylar karşısında oluşacak boşluğu doldurabilir mi insan?