Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Hayat tüm inancınızla birine karşı duyduğunuz sevginin hüzne dönüşme sahnesidir. Ve hayat ilk kırıkların oluştuğu bir durakta tüm kırılmalara alışma tabiridir. Buna sebep olan durumu sorguluyorum. Ve yıllar öncesine küçük bir yolculuğa çıkıyorum. Uzaktan uzağa yakınlık duyduğum birine karşı nedensiz mesefaler girmeye başlıyordu aramıza, arada bir de aramızdaki bağın hiç kopayamayacağına dair bir inanç oluşuyordu içimde.. Garip kurduğum cümleler, düşlerimde ki o, yaşadığım tüm anılarım... Tarifine yetmiyor kelimelerim öyle bir tuhaflıkla doluyum. Hayat diyorum tecrübe kazanmak için yeterli bir zaman sunmuyor. Birine karşı duyduğunuz sevginin küçük kırıntılarla hüzne dönüştürüyor.
Bir yanım tüm hüznümle onda kalmayı beceriyor. Bir yanım da harabeye dönüşüyor hala ve sanırım ansızın bir sarsıntıyla kendimi derin bir enkazın altında buluyorum. İçimde bir felaket kopuyordu. En çokta onu incitiyordum orda...
Şöyle söyleyeyim "Ne kadar kırılırsanız kırılın, insan hep birine sığınma ihtiyacı duyuyor." Ve sanırım insan en çokta kendine kırılıyor bu kırıklarıyla yine bir şekilde baş etmeye çalışıyor. Zamanın talihsizliği burda başlıyor. Koca bir sır ne yapsakta bir türlü çözemiyoruz. Oysa zamanın sır olarak sakladığı geçmiş ve gelecekler bizde hep bir düş kırıklığı var etmeye yetiyor. Zamanın sırrını çözeniniz var mı acaba? Günün birinde susmaya yüz tutarsa kelimeleriniz susmayın. Sustuğunuz her an için kendinizi ızdırap içinde bulacaksınız. Lakin ne zaman susmaya başlasam;
"O zaman bir yerlerim acımaya başlıyor.
Bu yüzden benim susmamam gerek..." Sizde susmayın. Belki hüzünleriniz eksilmeyecek kırıklarınız geçmeyecek ama o acı ızdıraba karşı da direnme gücü bulacaksınız.
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Kalbimin ritmine bir nota daha eklemeye başlıyorum. Öğrenemediğim kaç duygu daha var. Kaçı güzel kaçı kaçamaklı bilmiyorum.
Sadece biliyorum ki her günün başlangıcında ve her günün sonunda benden farklı bir ben oluyorum. Bazen kalbimdeki ritimler, birbirine karışıyor. Bazen de içime sığmaz olup göğüs kafesiminden dışarıya fışkırmak isteyişiyle sarsılıyorum.
Sahi kalp kaç ritimle atar biliyor musunuz? Kaçıncısında göğüs kafesimiz dolup taşar. Tüm duygular için bu böyle mi?
Karşılaştığımız her duygunun ilk anı tarif edilir gibi değildir. Mutluluk barındırsın acı taşısın bir gerçeği var uyku kaçırır türden olur. Bazen de iyi bir başlangıç sanırsın ki aradan kısa bir zamanın ardında iç çekişmelere sebep olan engellerle karşılaşırsın... Bu tıpkı yeni tanışan iki insan gibidir. Önlerindeki engelleri göremeyip, hayatlarının genel bir taslağını oluşturmaya başlarken ikisinden birinin ölümcül bir hastalığının ortaya çıkması gibidir. Aksiler, hayatın her yerinde çelme takmayı hep başarırlar. Arda arda onca farklı duyguyu yaşatırlar. Birine alışmazken henüz, bir sürü sevinçlerin acıyla bütünleştiği o durak insanın ömründen bir anda yılları götürüverir.
Hayatın kolay olmadığını, yaşamının bir bedel ödemek olduğunu söylüyoruz nitekim. Ama buna rağmen küçük kırıntıları bir araya getirip umut inşa etmeye başlıyoruz. Korkuları sır perdelerin ardına saklayıp hayatın güzel tarafına ışıklar yakıyoruz. Ve burada haklıyız zira başka türlü kendimizle baş edecek değiliz.
Bazı günlerde birden gözlerimi açarak uyanırım. Üzerimden yorganı atar ve oturmaya başlarım. Gülümserim gülümserim ve ardından bir daha gülümseyip kahkaha atarım. Şarkı söyleyerek o nefret ettiğim yatak örtüsünü zevkle düzeltmeye başlarım. Hissettiğim şey tam olarak coşku, mutluluk ve heyecan. Hayır güzel bir rüyadan uyanmadım. Hatta rüya bile gördüğümü hatırlamıyorum. Bedenimi saran mükemmel bir enerji ile doluyum sanki. Aramızda kalsın ben biraz deli olabilirim.
Bu sabah ta öyle uyandım. Sanırım bugün hayatımın dönüm noktası. Evet kesinlikle tam olarak hissettiğim bu. Bugün harika şeyler olacak. Güzel uyanışımın bir anlamı olmalı değil mi? Yüzümü yıkadım kendime baktım ve sen efsane bir kadınsın dedim kendi kendime. Mutfağa geçip çay demledim ve caz müzik listemi açtım Louris Armstrong vardı listenin ilk başında. 2 yumurta haşladım tabağıma 3 tane yeşil zeytin yarım havuç, elma ve biraz peynir koydum. Bunları yaparken dans ettim. Neşemse kat kat çoğalan çikolata şöleni gibiydi. Kahvaltı fası bittikten sonra aklımda bir tek hazırlanıp kendimi dışarı atmak vardı. Belki de bugün hayatımın aşkı ile karşılaşacağım dedim içimden. İnanılmaz ruh eşimi bulacağım. Evet evet karşılaşacağız. Belki otobüs durağında ya da dersliğe giderken hayır hayır eve dönerken… Acaba nasıl biri? Şiir sever mi ya da sahafa gitmekten hoşlanır mı, beni tanır mı, ben onu hisseder miyim? Yakışıklı olsun ama çok ta yakışıklı olmasın hem ben kıskancım. naif bir adam olsun şöyle sakin anlamlı bakışları olsun. Saçmalama Asuman olmayan birini mi hayal ediyorsun gerçekten dedim kendi kendime... Renklerin ve dokuların insanları harekete geçiren gizli güçleri olduğuna inanırım her zaman. Öyle güzel dokulu bir şey giymeliyim ki beni yansıtmalı diye düşünürken sabit ve sıkıcı fikirli olduğum için turuncu tuniğimi ve lacivert kot pantolonumu ( her zamanki gibi ) giymeye karar verdim. Ve dışarıya açılan kapıdan ilk adımımı attım. Derse geç kalmıştım ama umurumda değildi sakin sakin yürümeye başladım. Ve o da ne bir kedi beni takip ediyor normalde kedileri pek sevmem ama bugün o gün değil küçük kedicik sana kızmayacağım dedim, başını okşadım ve durağın yolunu tuttum. Otobüse bindim bakıyorum etrafa kimse yok sanki herkes telefon elinde bir şeylere bakıyor.
Okula geldim. Herkesi her şeyi seviyorum diye bağırmak geliyordu içimden ama ben dersliğe geçip o en ön sırada tek başıma sakince ve bir delilik yapmadan oturdum. Şimdilik farklı bir şey olmadı. Hoca geldi dersini anlattı gitti ara verdik sonra başka derse sonra başka… Öğle yemeği zamanı geldi yemek yedik yine her şey aynı olması gerektiği gibi. Ama ben bugün farklı uyanmıştım. Hani güzel olacaktı. Her neyse bir sonraki hafta sınav haftası olduğu için arkadaşlarımla sözleşip ders çıkışında kütüphaneye gidecektik belki de orda güzel bir şey olacak hala ümitliydim. Sıkıcı dersler bitti ve kütüphanenin yolunu tuttuk ama ben sağıma soluma çok dikkatli bir şekilde bakıyordum gözlerim birini arıyordu. Arkadaşım bu durumu fark etti iyi misin dedi gayet iyiyim sorun yok dedim. Oysa sadece hislerimin peşinden gidiyordum ne aradığımı bile bilmeden. Kütüphanenin içine girdik bir masaya oturduk ve ders çalıştık. İnanabiliyor musunuz ders çalıştım sonra sıkılıp bir ara telefonuma baktım. O da ne bilmediğim bir numara beni aramıştı. Hem de 10 dakika önce. Numarayı kaydedip whatsaptan profil resmine baktım ama hiçbir şey yoktu. Herhalde yanlışlıkla aradı dedim kendi kendime. Sonra bir daha aradı. Heyecanlandım koşarak tuvalete gittim. Önce arayan kişinin ses vermesini bekledim. -Asuman ? - ( O da ne adımı biliyor) kimsiniz? - günlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum en sonunda buldum seni neredesin? - beyefendi sapık mısınız. yanlış aradınız herhalde iyi günler. Telefonu kapattım. Bu ne küstahlık bir de neredesin diyor. Utanmıyorlar genç kızların telefonunu alıp izinsizce aramaya diye geçirdim içimden ve yine aynı numara arıyor açıp beni bir daha rahatsız etmezseniz sevinirim diyecektim. -Özür dilerim siz telefonu birden açınca ben de heyecanlandım bir an ne diyeceğimi şaşırdım Ben Bay A. sizinle ne zamandır tanışmak istiyordum ancak hiç yalnız kalmıyorsunuz. Yüz yüze konuşmak kendimi açıklamak isterim doğrusu… - ( Gerçekten mi hislerim bana doğru mu söyledi. (ne yapacağım peki ) beyefendi sizi tanımıyorum. - Aslında tanıyorsunuz sosyal medyadan birbirimizi takip ediyoruz isterseniz bakın Telefonu tekrar kapattım. Yalan söylüyor sadece canı sıkılan biridir. Evet yalan söylüyor diye içimden söylenirken birden mesaj geldi.
-Sizi 1 sene önce meydan da bir köpeği severken gördüm istemsizce uzun uzun baktım büyüleyici bir gülümsemeniz vardı. Alalade bir gün sosyal medya sayfanız karşıma cıktı gönderilerinizi tek tek beğendim. Sizin mesaj atmanızı bekledim. Atmadınız. Sonra sizi daha çok merak edip çevrenizdeki insanları araştırdım. Bilirsiniz ki bu zamanda öyle kolay güvenilmiyor. Tam 3 gün önce... sokakta karşılaştık beni heyecanlandıran bakışınızı aklımdan çıkaramıyorum galiba beni harekete geçiren son nokta o bakışınız oldu. Ve en sonunda sizinle buluşmaya karar verdim tabi siz de uygun görürseniz. Pek dışarı çıkan biri değilimdir ancak söylediği doğru 3 gün önce o sokaktan geçmiştim ama ben onu hatırlamıyordum. Ne olacak şimdi ? Ne olduğunu bilmediğim adam ile buluşacak mıyım ve bu buluşma güzel uyandım diye mi ? Daha neler …
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
Sonra aklımda kurduklarımın elde tutar bir tarafı olmadığını farkettim. O an durdum. İnanmak istemedim. Ve kabullendim. İnsanlar mı değişiyor yoksa bir müddet sonra insanları gerçekten tanımaya mı başlıyoruz? En çokta bu soru kafamı kurcaladı. En çokta bu soru uykularımı kaçırdı.
Aklımda kurgulandıklarıma gelirsem, ne bileyim insan böyle her şeyden uzak herşeyden berrak herşeyden saf herşeyden şeffaf hisle yaklaştığı insanlar karşısında malesef ki hayal kırıklığı yaşıyor. Malesef ki hiçte istediği kadar güzel sonuçlar elde edemiyor. malesef ki hiç bir şey istediğimiz kadar pamuk tadında olmuyor.
Bu anı ilk yaşadığım andan beri artık hiçte eskisi kadar saf bir düşünceye sahip olamadım. İnsanlar resmen bana kötülüğü öğretmişlerdi. Malesef ki insanlar hakkındaki düşüncelerimde olumsuzluklar başlamıştı. Birazda onlar gibi olmaya başladım. Içime kin, öfke, nefret dolduruyordum ki. Bir an tak etti bende bir şeyler herkes gibi olsaydım. Ne farkım kalacaktı. "Herkes gibi olursanız ne farkınız kalır." Sırf biraz değişiklik olsun diye biraz da herkese benzemek istemediğim için kötüyle iyi arasında bir yerde kaldım. Kötü olamazdım. Sevemedim bir türlü kin, öfke, nefreti... İyi olamazdım. Biraz aldatıldığım için aynı kurguyu bir daha kurmak mümkün olmayacaktı.
Peki neler yapabilirdik. Ben ve benim gibiler hayatı iki tarafı uçurum olan bir yamacın kıyısında tek bir adım dahi atamayız. Güvensizlik ile telafi ettiğimiz bu süreç koca bir korku yığınıdır. Biriktire biriktere büyüttüğümüz korku yığını... Kurtulmak için sağlam adımlarla el ele tutuşarak sağlam bağlarla o yamaçtan inmeyi bilmemiz gerekir.
Bilmeden olan bişeyler vardır. Zira kimse bilerek gidip kimseye tutulmak istemez. Ve kimse ağır bir yükü yüklemek istemez.
Hayatta tutunduğumuz her insan, bize ağır yüklerin başında gelir. Tutunduğun ilk anın hemen sonrasında endişelerle karşı karşıyasınız. Korkular başlar kaybetmeye dair. Bir türlü o sağlam bağı kuramayınca insan, hep o yükün altında kalacağını sanır. Güzel tarafın, acı tarafıdır endişe, her an kaybetme korkusu, aksilerin olacağını düşünmek. Sağlam bir irade gösterememek, kaybedersem ne yapacam endişesi...
Tutku, inancın irade gösteremediği yerdir. İnsanın, gerçeğiyle yüzleşmekten kaçtığı duraktır. Zaman geçtikçe ertelenen, ertelemedikçe korkuların, gerçeğe dönüştüğü bir dünya, kaybetmelerin uçurumlarından insanın kendisini bıraktığı yerdir.
Hal böyle olunca da bir hayat boyunca, bu çizgi üzerinde gel gitler yaşarız. Her seferinde aynı uçuruma tekrar tekrar düşeriz. Oysa insan insana tutulmanın ötesine geçebilmeli! Sağlam bağlara sarılmalı! Hakikatin, irade göstermesi için korkularından sıyrılmalı!
Nitekim ertelediğimiz, yüzleşmekten korktuğumuz herşey bir zamandan sonra daha acı bir gerçekle karşımıza çıkmaya başlar. Ve bu öncesinden yapılması gerekenden daha acı gelir.
Kızın, sevdiğine verdiği beyaz mendil romantik mi? Ya Çocuğun o mendili göğsünün üzerinde saklaması... Bilmiyorum, bizim için pekte bir şey ifade etmez. Ama izlediğimiz köy hayatında geçen film aşkları, insanları etkilemiyor da değil... Bütün aşkların bir mendil üzerine kurulduğu dönemleri geride bırakmışız sanırım. Bez medilleri de en son ilkokul yıllarımda görmüştüm. Ve hayatımız kağıt peçetelere döndü. Bir kullanımlık, sonra çöpe atılmalık...
Aşkları sembolik kılan bir mendil bile hikaye yazdırabiliyor, filimlere konu olabiliyor. Türkülerde yer edinebiliyor. Samimi bir ilişkinin parçası haline gelebiliyor. Yaşamadığımız bir durumun, filmlerdeki kısa kesitlerin özlemini taşıyoruz. Güzel olanı seçebiliyoruz. Ama modern yaşamların kısa ilişkilerini de reddedemiyoruz. Samimiyet algımızda da büyük problemler seziyorum. Bunun nedeni de sanırım kolay erişebildiğimiz, aşkların, insanların yeterince değer kazanamamasına sebep oluyor... Kağıt peçete değiştirir gibi bir durumun oyuncuları konumundayız. ..
Hayat ilk karşılaşmalarda birer fırsat sunar hepimize, sonrası acısıyla tatlısıyla yaşarız. Bazen de payımıza ne düşeceğini hiç bilemeyiz. Bu bölüm "İlk Karşılaşma" yazısının devamı niteliğindedir.
Şimdi kaçıncı karşılaşma adam da, kadın da bilmiyor. Ama ilk karşılaşmayı hiç unutmadılar... Hayatlarına öyle acılar sığdırdılar ki; bütün engeller onları ayırmaya inat etmişken, onlar kanayan yaralarına tuz basıyorlardı!
İlk aksilik evliliklerin yedinci ayında kadın daha doğmamış bebeğini kaybediyordu. Adam çalıştığı iş yerinde kolunu hain doğruma makinesine kaptırıyordu. Kadın kaybettiği bebeği ile sarsılırken; adam ayrı dünyalar da bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu. Ama aralarında ki o bağ bencil düşüncelerini hemende gömüyordu orada... Tüm aksilere inat ince bir sevgi çemberi sarmışlardı etraflarına... Tüm zorluklara inat, küçük umutlar biriktirmeye devam ediyorlardı geleceklerine... Çekilmez acı hayatlarına inat, renklerin orta kuşaklarında mor ile süslüyorlardı hala hayatlarını...
Resimlerin sarardığı, ilk karşılaşma yıllarına borçluydu ikisi de... Tüm olumsuzluklara rağmen iki insan kaderin buluşma kavşağında, emek ile sevgiyle aralarına bir bağ örmüşlerdi. Her defasında sarmaşıklar gibiydiler. Onları ayırmaya çalışan herşeye inat güçlü iradeleri o bağlarla onları birbirine sarıyordu.
Aradan yedi yıl geçti. Adam makineye kaptırdığı koluna rağmen ufak tefek bir işte çalışıyor. Kadın evde küçük oğluyla ilgilenirken, adam kızını okuldan alıp yol boyunca küçük sohbetler yapıyorlar... Evin önündeki dükkandan iki ekmek alıp, önden koşmaya başlıyor minik kız doğruca zili çalıyor... tamda aranan mutlu aile tablosu... Adam da kadın da hep o ilk karşılaşmaya burçlu kalacaklar...
Gönül işte bazen öyle bir sevdaya tutulur ki, tam anlamıyla ne sevebilir, ne de terk edebilir. Ama aslında öyle bir bağlanmışsın ki gözlerinde o perde fark edilir hale gelmiştir.
En güzel sevinçlerle bir yanın yerinde durmazken, bir yanın acı bir acizlik içerisindedir. Ve yıllarınızın en güzel hatıraları tarihe arşivlenirken, kanayan tarafı da yazıyor o sayfalara... İç çekişmeler sancılı birer sohbet konusu, ilhamınız acı bir yorgunluk ve belki de tüm teselliniz bir kahve fincanında
Sevdanız berrak, riyasız, çıkarsızdır. Ölümüne kadar dediğiniz anda işler bozulmaya başlar.
Hemen oracıkta bir kuşku yerleşir içinize, önceleri korkunuz yüzünden ihtimal vermediğiniz o aşkınız artık içten içe içinizi kanatmaya başlamıştır. Tutkuyla sarıldığınız sevdanız hançerleremeye başlamıştır sizi göğsünüzden....
Hala içinizde itiraf edemedikleriniz korkular vardır. Bunun üstesinden gelemeyişinizle eleştiriler başlar: Şöyle olsaydı, bunu yapmasaydı, değişmeseydi eskisi gibi kalsaydı... Söz öyle bir yere gelir ki, sevmekten korkutunuz kadar terk etmeyi de beceremiyorsunuz...
İki sonuçtan birini tercih edememek varsa işin içinde mutlaka kayıpta vardır. Bunu da biliyorsunuz ve kabullenemiyorsunuz. İşlerin istediğiniz gibi gitmediğini iyice anlamış olduğunuz halde bir sürüklemedir sizi ve tutkunuzu sürüklemektedir.
Hatırılarınızda kalan, geceyi aydınlatan o gülümsemeler kabusa dönüşmeye başlamıştır. Sürdürdüğünüz hikaye artık gönül aldatmacasıdır. Bu saatten sonra hiç bişeyin düzelemeyeceğini bilirsiniz.
Kapatmaya başlarsınız gönül kapılarınızı geriye arşivlediğiniz hatıralarınızda sadece dersler çıkarmak kalır.
Bir yangın sarar bedenini hangi derde divanesin...
Sevdasına vurulduğun yolun yarısındayken bir haber gelir durduğun yerde öylece kalırsın...
Geriye aşık gönüle sus demek kalır, içinde ölene dur demek... Yüreğini mezar eylemek... Ve yolun yarısındayken, ömrüne koca yükü bindirmek... İşin acı tarafı insanın içinden sevmesi kaçıyor. Vurulduğu sevdasına kırıldığıyla kalıyor...
Aşık olanın derdi mi biter? İçine gömdüğü sevdasına hançer saplar... Bir mezar taşır içinden onu bile rahata erdirmez... Bir sevdadır tutturulur... Kaldığı o yolun yarısında ölüm ile bucalatır. Ne laf dinletebilir, ne de buna sus denilebilir...
Ve gönüle dert mi sorulur. Ancak dersin ki; söyle gönül neydi çaren? İçinden bir ses yükselir. Bu ses tanıdıktır. Ve derki: "Gidene geri gel mi denilir" Ama cümleler kurmayın! Yoksa bütün yakarışlara inat içinden bir haykırış daha "Aşık olmuş bülbüle hiç sus mu denilir."
İlk karşılaşmaydı; yollar iki sokağın kavşağında kesişiyordu. Adamın gönlünden sevmek geliyordu. Birini sevmeliydi. Sokağın aşağı tarafından bir kadın beliriyordu. Yolları orada kesişecekti. İlk karşılaşma adam sokağın başında öylece bekliyor. Kadın yoluna devam ediyor. Ve gözden kayboluyor. İkinci gün doğuyor. Adam yine aynı yerde bekliyor. Kadın gelip geçiyor adamı fark edemiyor. Günler geçiyor adam her gün o saatte orda bekliyor. Kadın bişeylerin farkına varıyor. Ama yine umursamıyor. Aradan bir ay geçmişti. Adam hala bekliyor. Kadın umursamadığı adama karşı biraz bakmaya başlıyor. Adam emek veriyordu. Öylece bekleyerek, yerinde durarak... Kadın bunu yeni anlamaya başlamıştı.
Günün akşamı kadın eve gelirken, adam kafasında iyice yer edinmişti. Hatta uyurken rüyasına da dahil olmuştu. Ertesi sabah kadın heyacanla kalkıyordu. Bu sefer kadın adamı görmek istiyordu. Evden aynı saatte çıkıp sokağın başına varıyordu. Adam yerinde yoktu. Tamda her şey olacağına varırken... Kadının heyacanı kırılıyordu. Adam yerinde yoktu. Aynı günleri kadında saydı. Aradan onca zaman geçti. Adam gelmedi. Kadın hep aynı heyacanla sokağın kavşağına varırken heyacanı kırılıyordu. Artık umudunu kesiyordu ki adam sokağın yukarısından geliyordu. Kadın kendi içinden adama kızıyordu. Adam kadını uzun süreden sonra görmenin mutluluğunu yaşıyordu. İkiside kendinden emin birbirilerine doğru yürümeye başladılar. Tam da kavşağın kesiştiği o noktada yolları kesişmişti. Ve asıl ilk karşılaşma buydu. Birbirilerine baktılar. İkisi de suskun, hangisi diğerine tam olarak ne diyeceğini bilmiyor. Birden kadın merhaba demekle yetindi. Adam merhaba, ismini söyledi. Kadın da kendini tanıttı. Ama kadın daha önce tanımadığı adama öylece kızmıştı. Bunu içinde tutuyordu. Kendine sorular soruyordu. Kadın kafasındakilerle meşgul iken... Adam aklından geçenleri söylemeli miydi? Bunu bilmiyordu. Hem bu daha ilk karşılaşmaydı. Neyseki kadın biraz kendine geldi. Uzun süredir sizi burada göremiyorum. Adam başından geçenleri anlatıyordu. Kalbinde küçük bir delik varmış. Ama kalptir küçük deliği bile kaldırmıyor. Kadın adamı tamda düşünmeye başladığı o gün, tam da rüyalarına girdiği o gece, tamda heyacanla sokağın kavşağına yürüdüğü o sabah oraya varmadan, adam oracıkta yıkılmıştı.
Kadının içindeki kızgınlık yatışıyordu. Hatta adam hakkında iyi bir şekilde düşünmediği için pişmanlık duyuyordu içinden.... Kadın içinden yaşarken kendini... Adam oracıkta içindekileri kadına anlatmaya karar vermişti. Ve şimdi her şey olacağına varıyordu. Adam emek vermişti. Sonrasında kadın da emek vermişti. Ve yaşadıkları bir emeğin sonucuydu....
Gidiyor, ömür gidiyor Saniyelerin hızına yetişemez oluyoruz... Ve saniyelerin gidişiyle yetinemiyoruz. Birileri bizden gitmeye başlayınca vurulmuşa dönüyoruz... Sivri bir hançer ucu kanayan yaramızı deşmeye başlıyor. Can çekişler, bir sızı sarıyor bedenimize... Zaman geçiyor, normalleşmiş gibi görünüyor... Acı dinmiş gibi, giden gitmemiş gibi, eksiklik yokmuş gibi... Gibi gibilerle ama düşlerimiz bir kere ikiye bölündü mü her vedalaşmanın bir ayrılık kadar hüzün koktuğunu, her gidişe çalan bir ayrılık şarkısı bulmaya başlıyoruz...
Kör olsun mu ayrılığın gözü hadi olsun. Kör olsa yolunu şaşırır mı ki bilmiyoruz. Ya suç ayrılıkta değilse, ya suç bizdeyse... Diyarbakırın meşhur bir türküsü var kırklar dağının düzü karanlık bastı bizi diye sürüp giden... Türkünün hikayesine göre Suzan süryani bir ailenin kızı, öncelerinde bu ailenin hiç çocuğu olmuyormuş son çareleri müslümanların kırklar ziyareti olmuş ve kırklar dağında meşhur kırklar ziyaretine gitmeye başlamış suzanın annesi ziyarette dilekler dilemeye başlamış, adaklar sunmuş böylece adını Suzan koydukları bir kızları olmuş. Kızları olduktan sonra da her yıl suzanın doğum gününde suzanı süsleyip ziyareti ziyaret etmeyi sürdürmüşler... Zamanla Suzan büyümüş, Müslüman komşularının oğlu, Adil ile birbirine aşık olmuşlar. Yine bir doğum gününde Suzanın annesi hizmetçilerle birlikte kurbanı kesmek için Suzanı kırklar dağına göndermiş. Adil ile suzan hizmetçlerin iş telâşından faydalanarak kırklar dağının etrafına giderek, orada birlikte olmuşlar. Bu olay üzerine kırklar ziyaretinden bir ceza olarak, Suzan on gözlü köprünün orda kendini diclenin sularına bırakarak boğuluyor. Bunun üzerine Adil'de aklını yitirmiş....
Kırklar Dağının türküsü bir ayrılık türküsüdür. Bu ayrılık, işledikleri bir suçun bedelidir. Türküye göre kör ve zalim ayrılık değildir. Zalim ve kör olan Suzan ile ayrılıktır. Türkü pişmanlığı dile getiren ama bazı şeylerin pişmanlığının fayda etmeyeceğini dillendirir.
Bindiğimiz şu hayat treni, bizi götürdüğü yeri düşünmek zorundayız. Kendimizi olmasada kendimizle götürdüklerimizi düşünmek zorundayız. Kendi sonumuzu getirmek bazen başkalarını da öldürmek gibidir. İlla treni raydan çıkartmak değildir mesele. Ve ayrılık trenden ayrılmak değildir. Trendeki sevdiklerini bırakmaktır. Ya da onları kendi ateşinle sürüklediğin yolun kopuşudur.
Aşk düşmanlığa dönüşür mü? Bu soruya iki türden cevap yazacağım. İlkinde evet demeyi tercih ediyorum. Aşk düşmanlığa dönüşür. Her şey yolundayken, çiçekler açmışken kelebekler uçuşurken iki taraftan biri diğerini geride bırakıyorsa geride kalana aşk düşmanlığa dönüşebilir. El göz üstüne tuttuğuna kin, nefret, öfke kusmaya başlayabilir. Ve insan psikolojisi çoğu zaman buna müsaittir. Sebep yokken terk edilen biri için herşey yalandır bakış açısını oluşturmaya yetiyor. Herşey yalansa, yalancılar düşmandır. En çokta kendi çevremde işittiğim kadarıyla bunu söylüyorum. Terk edilen birinin psikolojisi daha çok "ağır abi" tarzında olur. Gittiyse yolu açık olsun. Bunun üzerine karşı tarafa biraz hakaret edilir. Kişi gerçekliğiyle yüzleşirse olay kapanır. Hayır bu süreç uzun sürerse aşk düşmanlaşır. İkincisinde hayır aşk düşmanlığa dönüşmemeli. Demek istiyorum. Buna inandiriyorum kendimi... Bu hem kaderci anlayışa ters bir durum. Hem de düşmanlaşan aşklara tepkimdir. Güzel anılarını öldürmek istemeyen biri için düşmanlığa, kine, nefrete ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Zira gelecek için kimse umutlarını suya bırakmak istemez. Durum böyleyken hayatla dolu biri için yitirilen her aşk güzel bir anı olarak kalabilir.
İki yol mümkünden birincisini tercih edenler gerçek anlamda kaybedenlerdir. Hem düşmanlığın olduğu yerde kazanmak söz konusu dahi olamaz. Bu nedenle aşkı da düşmanlaşırtırmayalım derim... Güzel kalan bişeylerimiz olsun...
Bilki sevda hakikat barındırmıyorsa zehir gibidir. Her içişinde intihar girişimi kadar günahkarsın. Ve sevmek yürekten yüreğe doğru yol alırsa hele birde doğru kişiyi sevmişse yürek. Tüm engeller aşıla aşıla Ferhatı Şirine götürmesini bilir." . . Okudukça yeniden başa sarıp tekrar okumaya başlıyorum aynı cümleleri. Sonra bana doğru yaklaştı, yaklaştıkça içime bir heyecan sarıyordu. Onu düşleyerek o okuduğum satırlar adeta onu bana yaklaştırıyordu. .
Ona dair gecenin birinde yazdığım şu şiir ruhumda yeniden filizleniyordu adeta... . . . Yağmuru seviyorum, toprak kokacaksa... Bu şehri seviyorum, içinde olacaksa... Kitapları seviyorum, onu anlatacaksa... Gökyüzünü seviyorum, onun rengindeyse... Onu seviyorum, onu seviyorum... . . Sonbaharda çiçeklerde açarmış İnsan bir iken iki de olurmuş Mutluluk bazende iki çift gözdeymiş Ona vurulunca, dünya cennette olurmuş Onu seviyorum, onu seviyorum." . . Ve size şu kadarını söylemek isterim... . . . Ruhunu birine emanet etti mi insan ve o insan o emanete sahip çıkacak biriyse işte o anda gönül rahatlığıyla başını yastığa koyup masalsı düşlerle kapayabilir gözlerini.. . . .
Şîrove
0
chat_bubble_outline'+t('prof.noComments')+'
person
info
yan
Bar dibe...
Nivîsên Pêşniyarkirî
Bar dibe...
Tecrübe Nedir
Onca emekle üst üste koyduğumuz umutlarımızı, hafif bir rüzgar esintisi değil miydi yere seren... Kaç gece de toparlamıştık onca düşümüzü, sarsılmaz bağlarımıza ne oldu? İçimizde neden kırıklar oluştu ki...
Tecrübe nedir? Kaç kırılmadan sonra kazanılır ki tecrübe, kaç gidene alışıldıktan sonra tecrübeden bahsedilebilir ki. Bu gibi şeylerin tecrübesi olmaz.
Tecrübenin ne olduğunu söyleyeyim mi?
Uzayıp giden sorunların merkezindeki bireyler olarak, sanırım deneyimlerimizin hepsi başarıyla sonuçlanması pek mümkün değildir. İşte bu nokta da ister başarılı olalım ister başarısız, deneyimlerimizin sonucundan kendimiz için yapabileceğimiz en iyi seçim tecrübe olarak nitelendirilir. Çünkü en iyi seçimi yapabilme kabiliyeti daha önceki iyi ve kötü tüm sonuçlara karşı bize iyi seçimin hangisi olacağı hakkında yaşamsal bir kurtuluş yolu sunmaya başlıyor. Bu tecrübedir. Örneğin hatalarımızın özgüvenimizi yerle bir ederken, başarının ipini yakaladığımızda devamının kendiliğinden gelmesi durumu başarılı olma yolundaki tecrübenin özgüvene dayalı olduğunu söyler. Aynı şekilde özgüvenini kaybetmenin nedeni de sürekli başarısızlıkla sonuçlanan deneyimlerle ilişkilidir.
Tüm duygusal süreçler de böyledir.
Mesela daha önce aldatılmışsan tekrar aldatılmazsın aldatılsan dahi acı çekmezsin daha önce biri seni yarı yolda bırakmışsa artık o ihtimali de dahil edersin. Tecrübe ederseniz daha öncekinden daha az olur. İç çekişmeler, acılar, kırılmalar. Öncesinden tüm ihtimalleri dahil etmişsinizdir olaya...
Tecrübe insanın hep aynı yerden kırılmaması için daha önceki yaşamsal sürecinden çıkardığı sonuçlardan aldığı derslerin tümüdür. Tecrübe edinmişse insan, kırılacağını da bilir. Kırılmaların geçeceğini de bilir.
Küçük bir tavsiye bazı konularda insan elbette duygusal boşluğa düşer. Ama sahip olduklarımıza karşı da kör olmayalım. Bir an dünyanın bizi sık boğaz ettiğini düşüncesinden sıyrılın, emin olun hayat sizin için o kadar da anlamsız değildir. Etrafınızda bir çok güzel şey mevcutken kendinizi bunlardan yoksun görmeyin. Yani
siz zannediyorsun ki tüm dünyanın dertleri sizindir. Sizden daha fazla acı çeken, kırılan, yorulan, uykusuz kalan yoktur. Oysa öyle değildir. Bir savaşın çığlıklarından kaçan kaçarken yavrusunu, eşini ardında ölüme bırakan kadının feryadını işitemezsiniz. Tenha bir mahalle kenarında hasta evladına sıcak bir yemek parasını getirmeyi düşünen babanın telâşını anlayamazsınız. Etrafınızdaki nimetleri hor görüp küçük dertlerinizi dünyalar kadar sanan sizler herşeye rağmen hayatın acı gerçeklerini de güzel tarafını da görmeye başlayın..
Hayat tüm inancınızla birine karşı duyduğunuz sevginin hüzne dönüşme sahnesidir. Ve hayat ilk kırıkların oluştuğu bir durakta tüm kırılmalara alışma tabiridir. Buna sebep olan durumu sorguluyorum. Ve yıllar öncesine küçük bir yolculuğa çıkıyorum. Uzaktan uzağa yakınlık duyduğum birine karşı nedensiz mesefaler girmeye başlıyordu aramıza, arada bir de aramızdaki bağın hiç kopayamayacağına dair bir inanç oluşuyordu içimde.. Garip kurduğum cümleler, düşlerimde ki o, yaşadığım tüm anılarım... Tarifine yetmiyor kelimelerim öyle bir tuhaflıkla doluyum. Hayat diyorum tecrübe kazanmak için yeterli bir zaman sunmuyor. Birine karşı duyduğunuz sevginin küçük kırıntılarla hüzne dönüştürüyor.
Bir yanım tüm hüznümle onda kalmayı beceriyor. Bir yanım da harabeye dönüşüyor hala ve sanırım ansızın bir sarsıntıyla kendimi derin bir enkazın altında buluyorum. İçimde bir felaket kopuyordu. En çokta onu incitiyordum orda...
Şöyle söyleyeyim "Ne kadar kırılırsanız kırılın, insan hep birine sığınma ihtiyacı duyuyor." Ve sanırım insan en çokta kendine kırılıyor bu kırıklarıyla yine bir şekilde baş etmeye çalışıyor. Zamanın talihsizliği burda başlıyor. Koca bir sır ne yapsakta bir türlü çözemiyoruz. Oysa zamanın sır olarak sakladığı geçmiş ve gelecekler bizde hep bir düş kırıklığı var etmeye yetiyor. Zamanın sırrını çözeniniz var mı acaba? Günün birinde susmaya yüz tutarsa kelimeleriniz susmayın. Sustuğunuz her an için kendinizi ızdırap içinde bulacaksınız. Lakin ne zaman susmaya başlasam;
"O zaman bir yerlerim acımaya başlıyor.
Bu yüzden benim susmamam gerek..." Sizde susmayın. Belki hüzünleriniz eksilmeyecek kırıklarınız geçmeyecek ama o acı ızdıraba karşı da direnme gücü bulacaksınız.
Okuduğunuz için teşekkürler
SUSTUKÇA SAVRULUYORUZ
“hayata direnebildiği oranda yaşıyor insan aslında.”ve herkes farklı yollarla gösteriyor direncini. Bağırabilen bağırıyor, yazabilen yazıyor; ikisini de yapamayanlarsa var gücüyle susuyor işte; oysa ki anlatacakları sadece birinin değil, belki de dünyada milyonlarca insanın yaşadığı bir hikaye. Adları, yüzleri, yaşları, yaşadıkları farklı da olsa kaderleri aynı olanların hikayesi… sustukça savrulanların hikayesi… hep birlikte az da olsa kulak verelim mi, bu dilsiz hikayeye?
Biz; sahip olduğumuz her şey hep bizim kalacak sanıyoruz. Hiç; ama hiç kaybetmeyeceğiz. aklımızın köşesinden bile geçmiyor. Oysa yıllardır biriktirdiğimiz servetimizin kül olmasına bir kibrit yetiyor. Savruluyoruz. biriktirdiklerini dağıtmaya bir rüzgar yetiyor. Dağılıyoruz, kopup gidiveriyoruz. Kötü şeyler hep bir başkasının başına gelir sanıyoruz. Başımıza gelince anlıyoruz. Sobadan sızan gazda bir aile yok olup gidiyor. “vah vah” diyoruz. savaşlarda çocuklar ölüyor “kahretsin” diyoruz. Bir baba evladının cesedini karlara bata çıka taşıyor,izliyoruz. Soğuk hava şartlarına dayanamayan askerlerimiz donarak ölüyor. Ruhlarına Fatiha okuyup,üzülüyoruz. Teröristlerin döşediği mayınlar patlıyor. Lanetler okuyoruz, öfkeleniyoruz. Memleketin her köşesinden; şiddet, tecavüz, cinayet haberleri geliyor. Yakıp yıkmak itiyoruz taş taş üstünde bırakmamak….
Peki ya sonra? Sonra dediysem öyle çok sonra değil ha! Mesela on dakika sonra, çocuğumuz banyoyu ıslak bıraktı diye bağırıp çağırıyoruz. Akşam yemeğinde zeytinyağlı brokoli varmış, burun kıvırıyoruz. En büyük derdimiz sabah denize nerden gireceğimiz oluyor bir anda. Unutuyoruz, geçip gidiveriyoruz. Ne çok dileğimiz var hayattan oysa, ne çok düşümüz. Hep bir şeyler istiyoruz ama; bir şeyler hep eksik kalıyor. Sevinçlerimiz yarım, düşlerimiz yıkık dökük, hayallerimiz hep uzakta. Hiç erişemeyeceğimiz yerlerde sanki.
Ya başkasının kurallarıyla sınırlanıyoruz, yada sahiplendiğimiz sınırlarda sıkışıyoruz. Umudumuzu kıracaklar diye korkuyoruz. Hesap soracaklar diye korkuyoruz. birinin celladıyken bir başkasının kurbanı oluyoruz. Kendimize hatta daha çok düşüncelerimize duvarlar örüyoruz. Üstelik kendimizi hapsettiğimiz zindanın gardiyanı da biziz. Bu yüzden kaçmak ta imkanız. yapılacak tek bir şey var aslında, tek bir çözüm: uyanmak ve çalışmak. Telefi edilmesi gereken bunca zarar ziyan varken daha çok çalışmak. Henüz göçüp gitmemişken en azından bir ucundan tutmak…
Öyle ya, madem ki hala yaşıyoruz. ”iyi ki yaşıyoruz” demeli insan.
Bedenini kalbine mezar kılmadan
Yazan EDA GÖKÇE
Kalp kaç ritimle atar
Kalbimin ritmine bir nota daha eklemeye başlıyorum. Öğrenemediğim kaç duygu daha var. Kaçı güzel kaçı kaçamaklı bilmiyorum.
Sadece biliyorum ki her günün başlangıcında ve her günün sonunda benden farklı bir ben oluyorum. Bazen kalbimdeki ritimler, birbirine karışıyor. Bazen de içime sığmaz olup göğüs kafesiminden dışarıya fışkırmak isteyişiyle sarsılıyorum.
Sahi kalp kaç ritimle atar biliyor musunuz? Kaçıncısında göğüs kafesimiz dolup taşar. Tüm duygular için bu böyle mi?
Karşılaştığımız her duygunun ilk anı tarif edilir gibi değildir. Mutluluk barındırsın acı taşısın bir gerçeği var uyku kaçırır türden olur. Bazen de iyi bir başlangıç sanırsın ki aradan kısa bir zamanın ardında iç çekişmelere sebep olan engellerle karşılaşırsın... Bu tıpkı yeni tanışan iki insan gibidir. Önlerindeki engelleri göremeyip, hayatlarının genel bir taslağını oluşturmaya başlarken ikisinden birinin ölümcül bir hastalığının ortaya çıkması gibidir. Aksiler, hayatın her yerinde çelme takmayı hep başarırlar. Arda arda onca farklı duyguyu yaşatırlar. Birine alışmazken henüz, bir sürü sevinçlerin acıyla bütünleştiği o durak insanın ömründen bir anda yılları götürüverir.
Hayatın kolay olmadığını, yaşamının bir bedel ödemek olduğunu söylüyoruz nitekim. Ama buna rağmen küçük kırıntıları bir araya getirip umut inşa etmeye başlıyoruz. Korkuları sır perdelerin ardına saklayıp hayatın güzel tarafına ışıklar yakıyoruz. Ve burada haklıyız zira başka türlü kendimizle baş edecek değiliz.
..
Turuncu Başlıklı Kız
Bazı günlerde birden gözlerimi açarak uyanırım. Üzerimden yorganı atar ve oturmaya başlarım. Gülümserim gülümserim ve ardından bir daha gülümseyip kahkaha atarım. Şarkı söyleyerek o nefret ettiğim yatak örtüsünü zevkle düzeltmeye başlarım. Hissettiğim şey tam olarak coşku, mutluluk ve heyecan. Hayır güzel bir rüyadan uyanmadım. Hatta rüya bile gördüğümü hatırlamıyorum. Bedenimi saran mükemmel bir enerji ile doluyum sanki. Aramızda kalsın ben biraz deli olabilirim.
Bu sabah ta öyle uyandım. Sanırım bugün hayatımın dönüm noktası. Evet kesinlikle tam olarak hissettiğim bu. Bugün harika şeyler olacak. Güzel uyanışımın bir anlamı olmalı değil mi? Yüzümü yıkadım kendime baktım ve sen efsane bir kadınsın dedim kendi kendime. Mutfağa geçip çay demledim ve caz müzik listemi açtım Louris Armstrong vardı listenin ilk başında. 2 yumurta haşladım tabağıma 3 tane yeşil zeytin yarım havuç, elma ve biraz peynir koydum. Bunları yaparken dans ettim. Neşemse kat kat çoğalan çikolata şöleni gibiydi. Kahvaltı fası bittikten sonra aklımda bir tek hazırlanıp kendimi dışarı atmak vardı. Belki de bugün hayatımın aşkı ile karşılaşacağım dedim içimden. İnanılmaz ruh eşimi bulacağım. Evet evet karşılaşacağız. Belki otobüs durağında ya da dersliğe giderken hayır hayır eve dönerken… Acaba nasıl biri? Şiir sever mi ya da sahafa gitmekten hoşlanır mı, beni tanır mı, ben onu hisseder miyim? Yakışıklı olsun ama çok ta yakışıklı olmasın hem ben kıskancım. naif bir adam olsun şöyle sakin anlamlı bakışları olsun. Saçmalama Asuman olmayan birini mi hayal ediyorsun gerçekten dedim kendi kendime... Renklerin ve dokuların insanları harekete geçiren gizli güçleri olduğuna inanırım her zaman. Öyle güzel dokulu bir şey giymeliyim ki beni yansıtmalı diye düşünürken sabit ve sıkıcı fikirli olduğum için turuncu tuniğimi ve lacivert kot pantolonumu ( her zamanki gibi ) giymeye karar verdim. Ve dışarıya açılan kapıdan ilk adımımı attım. Derse geç kalmıştım ama umurumda değildi sakin sakin yürümeye başladım. Ve o da ne bir kedi beni takip ediyor normalde kedileri pek sevmem ama bugün o gün değil küçük kedicik sana kızmayacağım dedim, başını okşadım ve durağın yolunu tuttum. Otobüse bindim bakıyorum etrafa kimse yok sanki herkes telefon elinde bir şeylere bakıyor.
Okula geldim. Herkesi her şeyi seviyorum diye bağırmak geliyordu içimden ama ben dersliğe geçip o en ön sırada tek başıma sakince ve bir delilik yapmadan oturdum. Şimdilik farklı bir şey olmadı. Hoca geldi dersini anlattı gitti ara verdik sonra başka derse sonra başka… Öğle yemeği zamanı geldi yemek yedik yine her şey aynı olması gerektiği gibi. Ama ben bugün farklı uyanmıştım. Hani güzel olacaktı. Her neyse bir sonraki hafta sınav haftası olduğu için arkadaşlarımla sözleşip ders çıkışında kütüphaneye gidecektik belki de orda güzel bir şey olacak hala ümitliydim. Sıkıcı dersler bitti ve kütüphanenin yolunu tuttuk ama ben sağıma soluma çok dikkatli bir şekilde bakıyordum gözlerim birini arıyordu. Arkadaşım bu durumu fark etti iyi misin dedi gayet iyiyim sorun yok dedim. Oysa sadece hislerimin peşinden gidiyordum ne aradığımı bile bilmeden. Kütüphanenin içine girdik bir masaya oturduk ve ders çalıştık. İnanabiliyor musunuz ders çalıştım sonra sıkılıp bir ara telefonuma baktım. O da ne bilmediğim bir numara beni aramıştı. Hem de 10 dakika önce. Numarayı kaydedip whatsaptan profil resmine baktım ama hiçbir şey yoktu. Herhalde yanlışlıkla aradı dedim kendi kendime. Sonra bir daha aradı. Heyecanlandım koşarak tuvalete gittim. Önce arayan kişinin ses vermesini bekledim. -Asuman ? - ( O da ne adımı biliyor) kimsiniz? - günlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum en sonunda buldum seni neredesin? - beyefendi sapık mısınız. yanlış aradınız herhalde iyi günler. Telefonu kapattım. Bu ne küstahlık bir de neredesin diyor. Utanmıyorlar genç kızların telefonunu alıp izinsizce aramaya diye geçirdim içimden ve yine aynı numara arıyor açıp beni bir daha rahatsız etmezseniz sevinirim diyecektim. -Özür dilerim siz telefonu birden açınca ben de heyecanlandım bir an ne diyeceğimi şaşırdım Ben Bay A. sizinle ne zamandır tanışmak istiyordum ancak hiç yalnız kalmıyorsunuz. Yüz yüze konuşmak kendimi açıklamak isterim doğrusu… - ( Gerçekten mi hislerim bana doğru mu söyledi. (ne yapacağım peki ) beyefendi sizi tanımıyorum. - Aslında tanıyorsunuz sosyal medyadan birbirimizi takip ediyoruz isterseniz bakın Telefonu tekrar kapattım. Yalan söylüyor sadece canı sıkılan biridir. Evet yalan söylüyor diye içimden söylenirken birden mesaj geldi.
-Sizi 1 sene önce meydan da bir köpeği severken gördüm istemsizce uzun uzun baktım büyüleyici bir gülümsemeniz vardı. Alalade bir gün sosyal medya sayfanız karşıma cıktı gönderilerinizi tek tek beğendim. Sizin mesaj atmanızı bekledim. Atmadınız. Sonra sizi daha çok merak edip çevrenizdeki insanları araştırdım. Bilirsiniz ki bu zamanda öyle kolay güvenilmiyor. Tam 3 gün önce... sokakta karşılaştık beni heyecanlandıran bakışınızı aklımdan çıkaramıyorum galiba beni harekete geçiren son nokta o bakışınız oldu. Ve en sonunda sizinle buluşmaya karar verdim tabi siz de uygun görürseniz. Pek dışarı çıkan biri değilimdir ancak söylediği doğru 3 gün önce o sokaktan geçmiştim ama ben onu hatırlamıyordum. Ne olacak şimdi ? Ne olduğunu bilmediğim adam ile buluşacak mıyım ve bu buluşma güzel uyandım diye mi ? Daha neler …
Yazar: Asuman AYDOĞAN
Basit Hataların Sarmaşıklarıyız
Zaman zaman basit hatalarla büyük bedeller ödeyen insanlar olmalıyız. Zamanında yapmamız gerekenleri ertelemekten dolayı üzerimizde bişeylere geç kalmışlığın pişmanlığı var... Hepimiz iyi şeyler olsun diye bekliyoruz. Pek olmuyorsa beklediğimizden olabilir. Bazen de harekete geçmekte bişeyi değiştirmiyor olabilir...
Bazen de doğru insana gereği gibi şans verememenin bıraktığı acı bir tat var... Önümüze çıkan iki yolun uçuruma çıkan tarafını tercih ediyoruz. Ama uçurumlardan uçmayı bilmiyoruz. Hep düşüyoruz. Düşüyoruz ama ölmüyoruz. Ölumcül olmasada kalıcı izler taşıyoruz...
Aslında hepimiz attığımız her adımda tekrar tekrar düştüğümüz bir uçuruma sahibiz... Bunun yanında heveslerimizin bizi sürüklediği, benliğimize ihanet edercesine affedemeyeceğimiz bir yanımız var... Gururdan öteye ihanet saydığımız adımların tümü buna dahil, kabullenemiyoruz işte...
Herşeye rağmen iyi olmasını istediğimiz bişeyler var yine... Umut biriktiriyoruz: Yürürken, uyurken ve yaşadığımız tüm anların her saniyesinde hayallerimizi süsleyecek umutlar biriktiriyoruz. Umutlarımızı bir araya getirirken hayaller dünyası inşa etmeye başlıyoruz. Ve düşlerde var ettiğimiz salıncaklarda iç kıpraşmalar yaşıyoruz. Rüyalarımızda hayallerimiz kadar umut dolu bir fark var ki araya kabuslar kaçabiliyor. Yine de o umut birikintilerden masallara konu olacak kadar cesur hikayeler var edebiliyoruz. Ama herşeye rağmen o kötü kabuslara dur diyemiyoruz. Her seferinde rüyalarımızı kabusa dönüştürmeyi başarıyorlar... Doğrusu gerçekler hep bir şekilde esip savuruyor hayallerimizi... Ne yaparsak yapalım hep kötü giden bir şeyler var olacak...
Bir hataydı hepimiz ortağız. Başta kendimizi yaktık devamında sevdiklerimizi... Kimin kimde ne kadar hakkı var bunun hesabını görürken de saniyeler kaybediyoruz. Sonra hayatımızda kötü gidenleri ortaklarımıza şikayet ediyoruz. Oysa basit bir hatayla bir çıkmazın içinde çemberler ciziyoruz.
Affedemeyeceğimize mi yanalım affedilmeyeceğimize mi? Kiminin umut birikintilerini dağıtıyoruz. Kiminin rüyalarına kabus olup çöküyoruz. İyi kötü arasında en çok kötü tarafımızla meşhur insanlarız. Basit hataların sarmaşıklarıyız. Ve de en çok iyi olmayı hak etmeyenleriz...
İnsanlar Diyorum
Sonra aklımda kurduklarımın elde tutar bir tarafı olmadığını farkettim. O an durdum. İnanmak istemedim. Ve kabullendim. İnsanlar mı değişiyor yoksa bir müddet sonra insanları gerçekten tanımaya mı başlıyoruz? En çokta bu soru kafamı kurcaladı. En çokta bu soru uykularımı kaçırdı.
Aklımda kurgulandıklarıma gelirsem, ne bileyim insan böyle her şeyden uzak herşeyden berrak herşeyden saf herşeyden şeffaf hisle yaklaştığı insanlar karşısında malesef ki hayal kırıklığı yaşıyor. Malesef ki hiçte istediği kadar güzel sonuçlar elde edemiyor. malesef ki hiç bir şey istediğimiz kadar pamuk tadında olmuyor.
Bu anı ilk yaşadığım andan beri artık hiçte eskisi kadar saf bir düşünceye sahip olamadım. İnsanlar resmen bana kötülüğü öğretmişlerdi. Malesef ki insanlar hakkındaki düşüncelerimde olumsuzluklar başlamıştı. Birazda onlar gibi olmaya başladım. Içime kin, öfke, nefret dolduruyordum ki. Bir an tak etti bende bir şeyler herkes gibi olsaydım. Ne farkım kalacaktı. "Herkes gibi olursanız ne farkınız kalır." Sırf biraz değişiklik olsun diye biraz da herkese benzemek istemediğim için kötüyle iyi arasında bir yerde kaldım. Kötü olamazdım. Sevemedim bir türlü kin, öfke, nefreti... İyi olamazdım. Biraz aldatıldığım için aynı kurguyu bir daha kurmak mümkün olmayacaktı.
Peki neler yapabilirdik. Ben ve benim gibiler hayatı iki tarafı uçurum olan bir yamacın kıyısında tek bir adım dahi atamayız. Güvensizlik ile telafi ettiğimiz bu süreç koca bir korku yığınıdır. Biriktire biriktere büyüttüğümüz korku yığını... Kurtulmak için sağlam adımlarla el ele tutuşarak sağlam bağlarla o yamaçtan inmeyi bilmemiz gerekir.
Tutunduğumuz İnsanlar
Bilmeden olan bişeyler vardır. Zira kimse bilerek gidip kimseye tutulmak istemez. Ve kimse ağır bir yükü yüklemek istemez.
Hayatta tutunduğumuz her insan, bize ağır yüklerin başında gelir. Tutunduğun ilk anın hemen sonrasında endişelerle karşı karşıyasınız. Korkular başlar kaybetmeye dair. Bir türlü o sağlam bağı kuramayınca insan, hep o yükün altında kalacağını sanır. Güzel tarafın, acı tarafıdır endişe, her an kaybetme korkusu, aksilerin olacağını düşünmek. Sağlam bir irade gösterememek, kaybedersem ne yapacam endişesi...
Tutku, inancın irade gösteremediği yerdir. İnsanın, gerçeğiyle yüzleşmekten kaçtığı duraktır. Zaman geçtikçe ertelenen, ertelemedikçe korkuların, gerçeğe dönüştüğü bir dünya, kaybetmelerin uçurumlarından insanın kendisini bıraktığı yerdir.
Hal böyle olunca da bir hayat boyunca, bu çizgi üzerinde gel gitler yaşarız. Her seferinde aynı uçuruma tekrar tekrar düşeriz. Oysa insan insana tutulmanın ötesine geçebilmeli! Sağlam bağlara sarılmalı! Hakikatin, irade göstermesi için korkularından sıyrılmalı!
Nitekim ertelediğimiz, yüzleşmekten korktuğumuz herşey bir zamandan sonra daha acı bir gerçekle karşımıza çıkmaya başlar. Ve bu öncesinden yapılması gerekenden daha acı gelir.
Beyaz Mendil
Kızın, sevdiğine verdiği beyaz mendil romantik mi? Ya Çocuğun o mendili göğsünün üzerinde saklaması... Bilmiyorum, bizim için pekte bir şey ifade etmez. Ama izlediğimiz köy hayatında geçen film aşkları, insanları etkilemiyor da değil... Bütün aşkların bir mendil üzerine kurulduğu dönemleri geride bırakmışız sanırım. Bez medilleri de en son ilkokul yıllarımda görmüştüm. Ve hayatımız kağıt peçetelere döndü. Bir kullanımlık, sonra çöpe atılmalık...
Aşkları sembolik kılan bir mendil bile hikaye yazdırabiliyor, filimlere konu olabiliyor. Türkülerde yer edinebiliyor. Samimi bir ilişkinin parçası haline gelebiliyor. Yaşamadığımız bir durumun, filmlerdeki kısa kesitlerin özlemini taşıyoruz. Güzel olanı seçebiliyoruz. Ama modern yaşamların kısa ilişkilerini de reddedemiyoruz. Samimiyet algımızda da büyük problemler seziyorum. Bunun nedeni de sanırım kolay erişebildiğimiz, aşkların, insanların yeterince değer kazanamamasına sebep oluyor... Kağıt peçete değiştirir gibi bir durumun oyuncuları konumundayız. ..
İlk Karşılaşma (2.bölüm)
Hayat ilk karşılaşmalarda birer fırsat sunar hepimize, sonrası acısıyla tatlısıyla yaşarız. Bazen de payımıza ne düşeceğini hiç bilemeyiz. Bu bölüm "İlk Karşılaşma" yazısının devamı niteliğindedir.
Şimdi kaçıncı karşılaşma adam da, kadın da bilmiyor. Ama ilk karşılaşmayı hiç unutmadılar... Hayatlarına öyle acılar sığdırdılar ki; bütün engeller onları ayırmaya inat etmişken, onlar kanayan yaralarına tuz basıyorlardı!
İlk aksilik evliliklerin yedinci ayında kadın daha doğmamış bebeğini kaybediyordu. Adam çalıştığı iş yerinde kolunu hain doğruma makinesine kaptırıyordu. Kadın kaybettiği bebeği ile sarsılırken; adam ayrı dünyalar da bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu. Ama aralarında ki o bağ bencil düşüncelerini hemende gömüyordu orada... Tüm aksilere inat ince bir sevgi çemberi sarmışlardı etraflarına... Tüm zorluklara inat, küçük umutlar biriktirmeye devam ediyorlardı geleceklerine... Çekilmez acı hayatlarına inat, renklerin orta kuşaklarında mor ile süslüyorlardı hala hayatlarını...
Resimlerin sarardığı, ilk karşılaşma yıllarına borçluydu ikisi de... Tüm olumsuzluklara rağmen iki insan kaderin buluşma kavşağında, emek ile sevgiyle aralarına bir bağ örmüşlerdi. Her defasında sarmaşıklar gibiydiler. Onları ayırmaya çalışan herşeye inat güçlü iradeleri o bağlarla onları birbirine sarıyordu.
Aradan yedi yıl geçti. Adam makineye kaptırdığı koluna rağmen ufak tefek bir işte çalışıyor. Kadın evde küçük oğluyla ilgilenirken, adam kızını okuldan alıp yol boyunca küçük sohbetler yapıyorlar... Evin önündeki dükkandan iki ekmek alıp, önden koşmaya başlıyor minik kız doğruca zili çalıyor... tamda aranan mutlu aile tablosu... Adam da kadın da hep o ilk karşılaşmaya burçlu kalacaklar...
Gönül işte bazen öyle bir sevdaya tutulur ki, tam anlamıyla ne sevebilir, ne de terk edebilir. Ama aslında öyle bir bağlanmışsın ki gözlerinde o perde fark edilir hale gelmiştir.
En güzel sevinçlerle bir yanın yerinde durmazken, bir yanın acı bir acizlik içerisindedir. Ve yıllarınızın en güzel hatıraları tarihe arşivlenirken, kanayan tarafı da yazıyor o sayfalara... İç çekişmeler sancılı birer sohbet konusu, ilhamınız acı bir yorgunluk ve belki de tüm teselliniz bir kahve fincanında
Sevdanız berrak, riyasız, çıkarsızdır. Ölümüne kadar dediğiniz anda işler bozulmaya başlar.
Hemen oracıkta bir kuşku yerleşir içinize, önceleri korkunuz yüzünden ihtimal vermediğiniz o aşkınız artık içten içe içinizi kanatmaya başlamıştır. Tutkuyla sarıldığınız sevdanız hançerleremeye başlamıştır sizi göğsünüzden....
Hala içinizde itiraf edemedikleriniz korkular vardır. Bunun üstesinden gelemeyişinizle eleştiriler başlar: Şöyle olsaydı, bunu yapmasaydı, değişmeseydi eskisi gibi kalsaydı... Söz öyle bir yere gelir ki, sevmekten korkutunuz kadar terk etmeyi de beceremiyorsunuz...
İki sonuçtan birini tercih edememek varsa işin içinde mutlaka kayıpta vardır. Bunu da biliyorsunuz ve kabullenemiyorsunuz. İşlerin istediğiniz gibi gitmediğini iyice anlamış olduğunuz halde bir sürüklemedir sizi ve tutkunuzu sürüklemektedir.
Hatırılarınızda kalan, geceyi aydınlatan o gülümsemeler kabusa dönüşmeye başlamıştır. Sürdürdüğünüz hikaye artık gönül aldatmacasıdır. Bu saatten sonra hiç bişeyin düzelemeyeceğini bilirsiniz.
Kapatmaya başlarsınız gönül kapılarınızı geriye arşivlediğiniz hatıralarınızda sadece dersler çıkarmak kalır.
Anımsadığınız bir gülümsemedir.
Geceye...
Ve kabusa dönüşmeye başlamıştır.
Hikayeniz...
Yaşadığınız gönül aldatmacasıdır.
Biliyorsunuz...
Ve artık hiç bişey düzelmeyecektir...
Gönüle Bir Haber
Bir haber düşer gönlüne için geçer içinden...
Bir yangın sarar bedenini hangi derde divanesin...
Sevdasına vurulduğun yolun yarısındayken bir haber gelir durduğun yerde öylece kalırsın...
Geriye aşık gönüle sus demek kalır, içinde ölene dur demek... Yüreğini mezar eylemek... Ve yolun yarısındayken, ömrüne koca yükü bindirmek... İşin acı tarafı insanın içinden sevmesi kaçıyor. Vurulduğu sevdasına kırıldığıyla kalıyor...
Aşık olanın derdi mi biter? İçine gömdüğü sevdasına hançer saplar... Bir mezar taşır içinden onu bile rahata erdirmez... Bir sevdadır tutturulur... Kaldığı o yolun yarısında ölüm ile bucalatır. Ne laf dinletebilir, ne de buna sus denilebilir...
Ve gönüle dert mi sorulur. Ancak dersin ki; söyle gönül neydi çaren? İçinden bir ses yükselir. Bu ses tanıdıktır. Ve derki: "Gidene geri gel mi denilir" Ama cümleler kurmayın! Yoksa bütün yakarışlara inat içinden bir haykırış daha "Aşık olmuş bülbüle hiç sus mu denilir."
İlk Karşılaşma
İlk karşılaşmaydı; yollar iki sokağın kavşağında kesişiyordu. Adamın gönlünden sevmek geliyordu. Birini sevmeliydi. Sokağın aşağı tarafından bir kadın beliriyordu. Yolları orada kesişecekti. İlk karşılaşma adam sokağın başında öylece bekliyor. Kadın yoluna devam ediyor. Ve gözden kayboluyor. İkinci gün doğuyor. Adam yine aynı yerde bekliyor. Kadın gelip geçiyor adamı fark edemiyor. Günler geçiyor adam her gün o saatte orda bekliyor. Kadın bişeylerin farkına varıyor. Ama yine umursamıyor. Aradan bir ay geçmişti. Adam hala bekliyor. Kadın umursamadığı adama karşı biraz bakmaya başlıyor. Adam emek veriyordu. Öylece bekleyerek, yerinde durarak... Kadın bunu yeni anlamaya başlamıştı.
Günün akşamı kadın eve gelirken, adam kafasında iyice yer edinmişti. Hatta uyurken rüyasına da dahil olmuştu. Ertesi sabah kadın heyacanla kalkıyordu. Bu sefer kadın adamı görmek istiyordu. Evden aynı saatte çıkıp sokağın başına varıyordu. Adam yerinde yoktu. Tamda her şey olacağına varırken... Kadının heyacanı kırılıyordu. Adam yerinde yoktu. Aynı günleri kadında saydı. Aradan onca zaman geçti. Adam gelmedi. Kadın hep aynı heyacanla sokağın kavşağına varırken heyacanı kırılıyordu. Artık umudunu kesiyordu ki adam sokağın yukarısından geliyordu. Kadın kendi içinden adama kızıyordu. Adam kadını uzun süreden sonra görmenin mutluluğunu yaşıyordu. İkiside kendinden emin birbirilerine doğru yürümeye başladılar. Tam da kavşağın kesiştiği o noktada yolları kesişmişti. Ve asıl ilk karşılaşma buydu. Birbirilerine baktılar. İkisi de suskun, hangisi diğerine tam olarak ne diyeceğini bilmiyor. Birden kadın merhaba demekle yetindi. Adam merhaba, ismini söyledi. Kadın da kendini tanıttı. Ama kadın daha önce tanımadığı adama öylece kızmıştı. Bunu içinde tutuyordu. Kendine sorular soruyordu. Kadın kafasındakilerle meşgul iken... Adam aklından geçenleri söylemeli miydi? Bunu bilmiyordu. Hem bu daha ilk karşılaşmaydı. Neyseki kadın biraz kendine geldi. Uzun süredir sizi burada göremiyorum. Adam başından geçenleri anlatıyordu. Kalbinde küçük bir delik varmış. Ama kalptir küçük deliği bile kaldırmıyor. Kadın adamı tamda düşünmeye başladığı o gün, tam da rüyalarına girdiği o gece, tamda heyacanla sokağın kavşağına yürüdüğü o sabah oraya varmadan, adam oracıkta yıkılmıştı.
Kadının içindeki kızgınlık yatışıyordu. Hatta adam hakkında iyi bir şekilde düşünmediği için pişmanlık duyuyordu içinden.... Kadın içinden yaşarken kendini... Adam oracıkta içindekileri kadına anlatmaya karar vermişti. Ve şimdi her şey olacağına varıyordu. Adam emek vermişti. Sonrasında kadın da emek vermişti. Ve yaşadıkları bir emeğin sonucuydu....
Gidiyor, ömür gidiyor Saniyelerin hızına yetişemez oluyoruz... Ve saniyelerin gidişiyle yetinemiyoruz. Birileri bizden gitmeye başlayınca vurulmuşa dönüyoruz... Sivri bir hançer ucu kanayan yaramızı deşmeye başlıyor. Can çekişler, bir sızı sarıyor bedenimize... Zaman geçiyor, normalleşmiş gibi görünüyor... Acı dinmiş gibi, giden gitmemiş gibi, eksiklik yokmuş gibi... Gibi gibilerle ama düşlerimiz bir kere ikiye bölündü mü her vedalaşmanın bir ayrılık kadar hüzün koktuğunu, her gidişe çalan bir ayrılık şarkısı bulmaya başlıyoruz...
Kör olsun mu ayrılığın gözü hadi olsun. Kör olsa yolunu şaşırır mı ki bilmiyoruz. Ya suç ayrılıkta değilse, ya suç bizdeyse... Diyarbakırın meşhur bir türküsü var kırklar dağının düzü karanlık bastı bizi diye sürüp giden... Türkünün hikayesine göre Suzan süryani bir ailenin kızı, öncelerinde bu ailenin hiç çocuğu olmuyormuş son çareleri müslümanların kırklar ziyareti olmuş ve kırklar dağında meşhur kırklar ziyaretine gitmeye başlamış suzanın annesi ziyarette dilekler dilemeye başlamış, adaklar sunmuş böylece adını Suzan koydukları bir kızları olmuş. Kızları olduktan sonra da her yıl suzanın doğum gününde suzanı süsleyip ziyareti ziyaret etmeyi sürdürmüşler... Zamanla Suzan büyümüş, Müslüman komşularının oğlu, Adil ile birbirine aşık olmuşlar. Yine bir doğum gününde Suzanın annesi hizmetçilerle birlikte kurbanı kesmek için Suzanı kırklar dağına göndermiş. Adil ile suzan hizmetçlerin iş telâşından faydalanarak kırklar dağının etrafına giderek, orada birlikte olmuşlar. Bu olay üzerine kırklar ziyaretinden bir ceza olarak, Suzan on gözlü köprünün orda kendini diclenin sularına bırakarak boğuluyor. Bunun üzerine Adil'de aklını yitirmiş....
Kırklar Dağının türküsü bir ayrılık türküsüdür. Bu ayrılık, işledikleri bir suçun bedelidir. Türküye göre kör ve zalim ayrılık değildir. Zalim ve kör olan Suzan ile ayrılıktır. Türkü pişmanlığı dile getiren ama bazı şeylerin pişmanlığının fayda etmeyeceğini dillendirir.
Bindiğimiz şu hayat treni, bizi götürdüğü yeri düşünmek zorundayız. Kendimizi olmasada kendimizle götürdüklerimizi düşünmek zorundayız. Kendi sonumuzu getirmek bazen başkalarını da öldürmek gibidir. İlla treni raydan çıkartmak değildir mesele. Ve ayrılık trenden ayrılmak değildir. Trendeki sevdiklerini bırakmaktır. Ya da onları kendi ateşinle sürüklediğin yolun kopuşudur.
Aşk Düşmanlığa Dönüşür Mü?
Aşk düşmanlığa dönüşür mü? Bu soruya iki türden cevap yazacağım. İlkinde evet demeyi tercih ediyorum. Aşk düşmanlığa dönüşür. Her şey yolundayken, çiçekler açmışken kelebekler uçuşurken iki taraftan biri diğerini geride bırakıyorsa geride kalana aşk düşmanlığa dönüşebilir. El göz üstüne tuttuğuna kin, nefret, öfke kusmaya başlayabilir. Ve insan psikolojisi çoğu zaman buna müsaittir. Sebep yokken terk edilen biri için herşey yalandır bakış açısını oluşturmaya yetiyor. Herşey yalansa, yalancılar düşmandır. En çokta kendi çevremde işittiğim kadarıyla bunu söylüyorum. Terk edilen birinin psikolojisi daha çok "ağır abi" tarzında olur. Gittiyse yolu açık olsun. Bunun üzerine karşı tarafa biraz hakaret edilir. Kişi gerçekliğiyle yüzleşirse olay kapanır. Hayır bu süreç uzun sürerse aşk düşmanlaşır. İkincisinde hayır aşk düşmanlığa dönüşmemeli. Demek istiyorum. Buna inandiriyorum kendimi... Bu hem kaderci anlayışa ters bir durum. Hem de düşmanlaşan aşklara tepkimdir. Güzel anılarını öldürmek istemeyen biri için düşmanlığa, kine, nefrete ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Zira gelecek için kimse umutlarını suya bırakmak istemez. Durum böyleyken hayatla dolu biri için yitirilen her aşk güzel bir anı olarak kalabilir.
İki yol mümkünden birincisini tercih edenler gerçek anlamda kaybedenlerdir. Hem düşmanlığın olduğu yerde kazanmak söz konusu dahi olamaz. Bu nedenle aşkı da düşmanlaşırtırmayalım derim... Güzel kalan bişeylerimiz olsun...
Romana Şiir Katınca
Bilki sevda hakikat barındırmıyorsa zehir gibidir. Her içişinde intihar girişimi kadar günahkarsın. Ve sevmek yürekten yüreğe doğru yol alırsa hele birde doğru kişiyi sevmişse yürek. Tüm engeller aşıla aşıla Ferhatı Şirine götürmesini bilir." . . Okudukça yeniden başa sarıp tekrar okumaya başlıyorum aynı cümleleri. Sonra bana doğru yaklaştı, yaklaştıkça içime bir heyecan sarıyordu. Onu düşleyerek o okuduğum satırlar adeta onu bana yaklaştırıyordu. .
Ona dair gecenin birinde yazdığım şu şiir ruhumda yeniden filizleniyordu adeta... . . . Yağmuru seviyorum, toprak kokacaksa... Bu şehri seviyorum, içinde olacaksa... Kitapları seviyorum, onu anlatacaksa... Gökyüzünü seviyorum, onun rengindeyse... Onu seviyorum, onu seviyorum... . . Sonbaharda çiçeklerde açarmış İnsan bir iken iki de olurmuş Mutluluk bazende iki çift gözdeymiş Ona vurulunca, dünya cennette olurmuş Onu seviyorum, onu seviyorum." . . Ve size şu kadarını söylemek isterim... . . . Ruhunu birine emanet etti mi insan ve o insan o emanete sahip çıkacak biriyse işte o anda gönül rahatlığıyla başını yastığa koyup masalsı düşlerle kapayabilir gözlerini.. . . .